1. ŞEYH GÂLİB1
1.1. Şeyh Gâlib’in Hayatı:
18. yüzyılın ikinci yarısında yaşamış olan Şeyh Gâlib, Klasik Türk Şiirinde önemli etkileri olan Sekb-i Hindi’nin en büyük temsilcilerinden biridir. 17 ve 18. yy’da devlet işlerinde aksaklıklar, yolsuzluklar ve karışıklıklar baş gösterirken, edebî hayatta nazım yani şiir zirveye ulaşmıştır. Söylenecek bir fikri, bir mazmunu en ince, en hayalî ve girift şekilde ifade etme esasına dayanan Sekb-i Hindi, kendisine has ifade tarzıyla ilk örneklerini 17. yy.’da Nef’î’nin şiirleriyle vermiş, Neşatî ve Nâilî’nin manzumeleriyle işlenmiş, 18. yy.’da da Nedîm tarafından da benimsenmişti. İşte böyle bir çağda yaşamış olan Gâlib, bu edebî cereyanın en başarılı ismi olmuştur.
Şeyh Gâlib, Mustafa Reşit adında bir mevlevînin oğludur. Annesinin adı Emine Hatun’dur. Büyük babası da Mevlevî olan Gâlib, 1171/1757-58’de İstanbul’da Yenikapı Mevlevîhanesi’ne yakın bir evde doğdu. Kaynaklardan öğrenildiğine göre Gâlib, muntazam bir öğrenim görmedi. ‘Esrar Dede Tezkiresi’, onun, babasından 16. yy. Mevlevî şairlerinden Şahidî’nin (ö. 1550) manzûm lügatı olan ‘Tuhfe-i Şahidî’ yi okuduğunu, ilk bilgileri bu şekilde elde ettiğini bildirir. Daha sonra zamanla Farsça üstâdı sayılan; Mevlevî Hoca Neş’et Süleyman’dan (ö. 1749) istifade etti. Gâlib’e şiirde ‘Es’ad’ mahlâsını bu zat verdi. Ayrıca Hamdi adlı bir bilginden Arapça okumuştur.
Bazı kaynaklarda Gâlib’in yirmi dört yaşında Divan-ı Humayûn Kale-mi’nde bir müddet memurluk yaptığını yazarlarken, bazı kaynaklarda ise bu husustan söz edilmez.
Yine yirmi dört yaşında 1195/1780’de divanını tamamladıktan iki yıl sonra 1197/1782-3 yılında altı aylık bir zaman içinde ünlü mesnevîsi ‘Hüsn’ü Aşk’ı tamamladı. Sıralı bir tahsili, medreseye devamı olmayan, ancak irfan meclisinde doğmuş olan Gâlib, 1784’te Konya’ya giderek çileye soyunmuştur. Bu ani gidişin sebebi hakkında kesin bir şey söylemek mümkün olmadığı gibi orada ne kadar kaldığı da bilinmemektedir. Ancak anne ve babasının onun hasretine dayanamaması yüzünden bazı kimselerin yardımıyla Konya Mevlevîhânesi Çelebisi Seyyid Ebu Bekir Dede’den müsaade alınarak, çilesini tamamlamak için İstanbul’a geri döndü. Gâlib binbir günlük çilesini doldurup 1787’de dede, daha sonra da şeyhi olan Ali Nutkî DedeEfendi’den hilâfet aldı. Bu tarihten sonra
işlerle az uğraştı; kendini daha ziyade ilmî çalışmalara verdi. 1204/1790’da Sütlüce’de Yûsuf-Sîne-çâk’ın türbesinin karşısında satın aldığı eve taşındı. 1205/1791 yılında Galata Mevlevîhânesi Şeyhi Halil Nu’man Dede’nin azlinden sonra yerine tayin edilen, Konya’daki Şems Dergahı Türbedârı Abdullah De-de’nin vefatı üzerine Gâlib, Mevlevîhânenin şeyhliğine getirildi. Gâlib’in Galata Mevlevîhânesi’deki şeyhliği sekiz yıl kadar sürdü. Rivayete göre, 1213/1799’da veremden öldü; ertesi gün Mesnevî şârihi Ankaralı Rusûhî İsmail Dede’nin türbesinde, onun sol tarafına gömüldü.
1.2. Şeyh Gâlib’in San’atı:
Şiirde yetişmekte olan her şair gibi Gâlib de kendinden önce yaşayan Fuzulî, Bâkî, Şeyhülislam Yahya, Nef’î, Nedîm ve Nâbî gibi büyük şairlerimizi okuyarak yetişmiş, onlardan istifade etmiş, hatta beğendiği daha başka şairlerimize nazireler yazmıştır. Divan Edebiyatı tarzındaki şiirleri yanında bilhassa, Hindistan’da Babürler devrinde, girift ve çok ince hayaller ve aşırı mecazlar kullanma esasına dayanılarak geliştirilen Sekb-i Hindî adındaki edebî cereyanın etkisinde kalarak şiir söylemiş ve Türkiye’de bu akımın en büyük şairi olarak edebiyat tarihinde yer almıştır. Çok ince ve girift hayaller tarzına dayanan, zihnî bir şiir tarzı olan ve Hind’de geliştiği için Sekb-i Hindî adını alan bu akımın gelişmesinde önce Horasan’dan gelen şiirlerin ve ayrıca Hind ve İranlı şairlerin müşterek etkisi oldu ve sonra bu akımı Hind-Türk saraylarında Emir Husrev-i Dihlevî ( ö. 1325 ), Muhteşem Kâşânî ( ö. 1587 ), Urfî-i Şirâzî ( ö. 1591 ), Feyzî-i Hindî (ö. 1595 ), Tâlib-i Âmulî ( ö. 1625 ), Kelîm-i Hemedânî ( ö. 1652 ), Sâib-i Tebrizî (ö. 1671 ), Şevket-i Buharî ( ö. 1691 ) ve Bîdil ( ö. 1720 ) geliştirdiler. Bunlardan Türk asıllı olan Sâib’in, Hind, İran ve Türk şairleri üzerinde büyük etkisi oldu. Bizim şairlerimiz daha ziyade son dört şairin etkisinde kalmışlardır.
Başlangıçta nazirelerle ve alışılmışşiirler yazarak nazım dünyasına giren Şeyh Gâlib, hiç kimseye benzememek için Hind’de gelişen ve bu yüzden Sekb-i Hindî adıyla anılan şiir akımını ve bu akımın içinde mecazlara çok önem veren Şevket-i Buhârî’yi benimsedi.
Sekb-i Hindî’yi batıdaki edebî ekollerle karşılaştırırsak onda, önce mübhemiyeti ön planda tutan sembolizmi sonra hissi tarafıyla dikkati çeken romantizmi ve dış alandaki görüntüleri kendine göre mânâlandıran empresyonizmi buluruz.
Şeyh Galib’in sanatının en orijinal tarafı, bağlı olduğu Sekb-i Hindî'nin icabı hususi bir üslup sahibi olmasıdır. Bu yüzden, onun şiirleriyle karşılaşan bir kimse derin hayaller yanında, yalın kelimeler isim sıfat tamlamaları ve birleşik sıfatlarla örülmüş ifade tarzlarını anlamakta zorluk çekebilir. Yalnız bu çeşit ifade ve anlatım tarzı şiir diline yeni ve orijinal bir çeşni ve zenginlikle birlikte renk de kazandırmıştır.
1.3. Şeyh Gâlib’in Dili:
Şeyh Gâlib, Sekb-i Hindî dolayısıyla dile yeni bir söyleyiş getirdiği gibi dilde de buna bağlı olarak bir yenilik çabasına girmiş görünmektedir. Gâlib, eskilerin fazla Arapça ve Farsça kullandığını söyleyerek, zaman zaman onları tenkit etmiştir. O, konuştuğu gibi yazmayı dilemiş, hatta kaideleri kırarak donanmâyı meserret, katre-i kan gibi terkipler kullanmıştır. Türkçe ekleri ve kelimeleri Farsça ‘ve’ mânâsına gelen ‘ü’ ile kullanmaktan çekinmemiştir.
Bu tip kullanışlardan, onun şekilden çok anlama önem verdiği anlaşılmaktadır. Türkçe deyimleri de çok kullandığına şahit oluyoruz.
Şeyh Gâlib de Nedîm gibi hece vezniyle şiirler yazmıştır. Divan şairlerinin böyle bir iki örnek de olsa yazmış olmaları, halk zevkinin ve halk edebiyatının bu şairlerimize de ilham kaynağı olduğuna iyi bir örnektir.
1.4. Şeyh Gâlib’in Etkisi:
Her büyük şair gibi Şeyh Gâlib’in de başka şairler üzerinde etkisi olmuştur. O, daha hayattayken Esrâr Dede ve Neyyir Dede gibi Mesnevî şairleri onun etkisinde kalarak şiir yazmışlardır. Esrâr Dede, onun kaside, gazel, muhammes ve terci’-i bendlerini ve başka manzumelerini tahmis etmiştir. Daha sonra Keçecizade İzzet Molla’nın ( 1785 – 1829 ) şairimizin şiirlerinin sihrine kapıldığını görüyoruz.
Şeyh Gâlib, Tanzimat ve o devirden sonra yetişen şairler tarafından da beğenilmiş ve bir çokları ona nazireler yazmıştır. Bu şairler şunlardır:
Vak’anüvis Pertev, Vak’anüvis Nuri, Dâniş, Fâik Ömer, Nebîl, Ayıntablı Aynî, Ziver Paşa, Bosnalı Fehim, Şeref Hanım, Bursalı Emrî, Şeyhülislâm Ârif Hikmet, Hanyalı Kâmi, Enderûnlu Râsih, Safayî, Senih, Kahyazâde Ârif, Kara Şemsî, Yenişehirli Avni, Bayburtlu Zihnî, Behcet Kemal Çağlar ve halen hayatta olan Hâşim Nezîhi Okay.
1.5. Şeyh Gâlib’in Eserleri
1.5.1. Divan:
Şeyh Gâlib’in divanı 1252 / 1836 yılında Kahire’de Bulak Matbaası’nda basılmıştır. Bundan başka eski harflerle bir neşri olmayan divanın 124 sayfası kaside, tarih, terci-bend, müseddes, muhammes, tahmis, şarkı, mesnevî, bahritavil ve bir mektuptan; 164 sayfası gazel ve tarihlerin bir kısmından Esrar Dede’ye yazılan mersiye, lugaz, kıt’a, rubai, beyit ve müfret’lerden; 92 sayfası da Hüsn ü Aşk’ dan ibarettir. Yani bu basma divan üç ana bölümden meydana gelmiş olup, her biri kendi içinde numaralıdır.
Şairin, başka şairlerde gördüğümüz caize koparmak gayesiyle şiir, kaside yazmadığı anlaşılıyor. Yazdığı medhiyeler de saydığı ve sevdiği kişilere aittir. Yeniliğe açık ve aynı zamanda Mevlevî olan ve şâiri seven III. Selim’e dair yazdığı kasideler ise tabii karşılanmalıdır. Bunlarda samimi hissiyatını dile getirmekle yetinmiştir. Kaside yazmasının başlıca bir sebebi de divan tertip edilirken kasidenin de eserde yer alması geleneğinden ileri gelmektedir. Araştırmacılar, onun kaside sahasında fazla ileri olmadığını söylerler, bu bir bakıma kaside yazmaktan hoşlanmamasına da bağlanabilir.
Divanı içinde en canlı şiirleri terci bend, müseddes ve musammatlarıdır. Bir şaheser olan Hüsn ü Aşk’ taki tardiyeleri de çok güzeldir. Hele birer vesile ile kaleme aldığı bahar tasvirleri, coşkunluğun, lirizmin ve Sekb-i Hindî’nin en canlı örneklerini teşkil eder. Bu tarz şiirlerde, genellikle sembolizm, romantizm, empresyonizm ve bir de yer yer renkli sürrealizm tablolar birbirini takip eder durur.
Birçok kimse şairin gazellerini beğenmez ve onu Hüsn ü Aşk şairi olarak tanırlar. Bu görüş, şüphesiz onun gazellerindeki hayâl gücünü yarattığı sihirli renkleri, imajları ve Sekb-i Hindî tarzındaki şiirlerini gçz önünde bulundurmamaktan ileri gelir.
Divanın yeni harflerle yayımı 1993 yılında Naci OKÇU ve 1994 yılında Muhsin KALKIŞIM tarafından yapılmıştır. Ayrıca A.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü bünyesinde Abdulkadir GÜLER tarafından doktora çalışması yapılmıştır.
1.5.2. Hüsn ü Aşk:
Şeyh Gâlib, klasik edebiyatımızın çerçevesi içinde ayrı bir görüşün ve anlayışın ışığı altında meydana getirdiği renkli ve ince hayallerle örülmüş, açıklanmaya muhtaç manzumeleri yanında, ayrıca kaleme aldığı Hüsn ü Aşk adlı mesnevîsiyle sanatının ve şiir söyleme kudretinin zirvesine ulaşmıştır. Gâlib bu eserinin ‘kitabın yazılış sebebi’ kısmında , bir mecliste, Nâbî’nin Hayrâbâd adlı kitabının övüldüğünü , meclistekilerin ona benzer bir eserin yazılamayacağında birleştiklerini, Nâbî’nin de hikayesinin konusunu İranlı şair Şeyh Attâr’dan aldığını ve orada bulunanların âdeta kendisine, imtihan mahiyetinde bu çeşit bir eser yazmasını teklif ettiklerini söylemesi üzerine Hüsn ü Aşk’ ı yazdığını anlatır.
Bu eser şekil itibariyle divan tekniğinde görülürse de ifade tarzı, kullandığı terkipler yenidir ve o zamana kadar bu tipte bir eser vücuda getirilmemiştir. Mazmunlar divan edebiyatının mazmunlarıdır ama, hikayenin konusu öyle mistiktir, öyle hayâlidir ki Hüsün, yani güzellik mutlak güzelliktir.
Hüsn ü Aşk’ ın tasavvufî bir eser olması yanında diğer bir özelliği, edebiyatımızda o zamana kadar yazılmış olan mesnevî tarzındaki hikayelerden şiir bakımından üstünlük yönüdür.
Hüseyin AYAN ve Orhan OKAY tarafından hazırlanan eser, 1975 ve 1992 yıllarında iki kez basılmıştır. Eser ayrıca 1992 yılında M. Nur DOĞAN tarafından da yayımlanmıştır.
1.5.3. Şerh-i Cezire-i Mesnevi:
16 yüzyıl Mevlevî şairlerinden Yusuf-ı Sîneçâk'ın Mesnevî'den seçtiği ve kendi içinde anlam bütünlüğü olan 366 beyitten oluşmaktadır. Eser, Şeyh Gâlib'in engin tasavvuf bilgisi ile bu beyitlere yaptığı şerhten oluşmaktadır.
Eseri Turgut KARABEY, Mehmet VANLIOĞLU ve Mehmet ATALAY ha-zırlayarak, 1996 yılında yayımlamışlardır.
BİRİNCİ BÖLÜM
1. Şeyh Gâlib’in Bilinen Bestelenmiş Şiirleri
1. Açıldı bâğçe-i reng ü bûda bâr-ı bahâr (Tahirbûselik – Zencîr – Hacı Fâik Bey)
2. Açıl ey gonca-leb nûr eylesin bezmi tekellümler (Sipihr – Aksaksemâi – Tanbûrî Ali Efendi)
3. Al gönlümü âyîne-i ma’nâdır bu (Arazbârbûselik – Yürüksemâi – Hacı Sadullah Ağa)
4. Ârzû-yı vuslatın her dem dil-i pâkimdedir (Evcmâye – Ağıraksak – Zeki Ârif Ataergin)
5. Bâdenin te’sîrini mecliste yâr olsun da gör (Dilgüşâ – Çenber – Ârif Mehmed Ağa)
6. Bezm-i taraba şu’le verip berk-ı mahabbet (Dilgüşâ – Remel – Ârif Mehmed Ağa)
7. Biraz mecliste ol rakkâs-ı fettân oynasın gülsün (Dilgüşâ – Aksaksemâi – Ârif Mehmed Ağa)
8. Bir rütbede aldı beni aşk-ı dîdâr (Dilgüşâ – Yürüksemâi – Ârif Mehmed Ağa)
9. Bülbül erip bahâra yine âh âh âh (Arazbâr – Aksak – ? ) (Mâhur – Aksak – Nail Ökte)
10. Derd-i aşkın ben senin bî-hûde izhâr eylemem (Hicaz – Ağıraksak – Şeref Çakay)
11. Der-sipihr-i sînem dâğ-ı mahabbet kevkebet (Şevkutarab – Hafîf -Sultan 3. Selim)
12. Efendimsin cihânda i’tibârım varsa sendendir (Acem – Aksaksemâi – Hacı Fâik Bey) (Acemaşîran – Curcuna – Yavuz Tektay)
13. Ey nîhâl-i işve bir nev-res fidânımsın benim (Bestenigâr – Ağıraksak – Oğuz Şenler) (Ferahfezâ – Aksak – Şeref Çakay) (Muhayyersünbüle – Devr-i Revân – Ahmed Ağa) (Nişâburek – Ağıraksak – Akın Özkan)
14. Fahr-i sâdât-ı kirâm ü pîşvâ-yi ârifîn (Hüzzam – Düyek – Saadettin Kaynak)
15. Fâriğ olmam eylesen yüz bin cefâ sevdim seni (Isfahan – Düyek – Saadettin Kaynak) (Tahirbûselik – Ağıraksak – Cemâl Calân)
16. Geçti zahm-ı tîr-i hicrin tâ dil-i nâ-şâdıma (Kürdilihicazkâr – Ağıraksak – Hacı Ârif Bey)
17. Gelince vâ’d-i visâle bahâneler söyler (Gerdâniye – Zencîr – Hacı Fâik Bey)
18. Gencînen olsam vîrân edersin (Hüzzam – Türkaksağı – Hayri Yenigün)
19. Gün olur ey meh-i nâzım bu sabâhat da geçer (Uşşâk – Sofyan – Rifat Bey)
20. Güzelsin bî-bedelsin nâz-perversin dil-ârâsın (Kürdî – Aksaksemâi – Hacı Fâik Bey) (Nişâburek – Aksaksemâi – Cinuçen Tanrıkorur)
21. Mey-haneyi seyrettim uşşâka matâf olmuş (Uşşâk – Aksak – Hacı Fâik Bey)
22. O bâlâ-kad aceb serv-i hırâmân oldu gittikçe (Kürdilihicazkâr – Aksaksemâi – İ. Fenni Ertuğrul)
23. Sevelim yârı hat-âverliği hengâm olsun (Dil-güşâ – Devr-i Revân – Ârif Mehmed Ağa)
24. Sultân-ı rüsül şâh-ı mümeccedsin efendim (Irak – Evsat – Dellalzâde İsmâil Efendi)
25. Uyup baht-ı siyehkâra perişân olduğum kaldı (Hicazkâr – Aksaksemâi – İ.Fenni Ertuğrul)
26. Yine zevrak-ı derûnum kırılıp kenâra düştü (Mâhur – Yürüksemâi – Dede Efendi)
27. Yoktur bir âha ey gül-i ra’na tahammülün (Acemaşîran – Senginsemâi – Bîmen Şen)
2. Şeyh Gâlib’in İncelediğimiz Şiirinin Metni
Yapılan çalışmada, Şeyh Gâlib’in bilinen bestelenmiş tüm şiirlerinin tam
metni kullanılmıştır. Ancak, sadece gazel formundan örnek olarak seçilen şiiri
nin bütün beyitleri bu bölümde yer almaktadır.
1.
Yine zevrak-ı derûnun kırılıp kenâra düştü
Dayanır mı şîşedir bu reh-i sengsâre düştü
O zamân ki bezm-i cânda bölüşüldü kâle-i kâm
Bize hisse-i mahabbet dil-i pâre pâre düştü
Geh-i zîr-i serde desti geh ayağı koltuğunda
Düşe kalka haste-i gam der-i lutf-ı yâre düştü
Erişip bahâra bülbül yenilendi sohbet-i gül
Yine nevbet-i tahammül dil-i bî-karâra düştü
Meh-i burc-ı ârızında gönül oldu hâle mâ’il
Bana kendi tâli’imden bu siyeh sitâre düştü
Süzülüp o çeşm-i âhû dedi zevk-ı vasla Yâ Hû
Bu değildi niyyetim bu yolum intizâra düştü
Reh-i Mevlevîde Gâlib bu sıfatla oldu hayrân Kimi terk-i nâm ü şâna kimi i’tibâra düştü
İKİNCİ BÖLÜM
1. Aruz Vezni
Arûz, ‘çadırın orta direği’ demektir. Arap, Fars ve Türk edebiyatlarında ‘hecelerin uzunluk ve kısalıkları temeline dayanan nazım ölçüsü’ anlamına gelen Arûz, İslâmî kültür dairesine bağlı milletlerin ortak şiir ölçüsüdür. Arapçanın, uzun ve kısa vurguların nöbetleşmesine dayalı kendi iç mûsıkîsinden doğmuş, Hicretin 2. yılında Mekkeli dilbilimci İmam Halil tarafından ilim haline getirilmiş, önce İran şiirini, daha sonra da Afgan, Pakistan, Türk ve kısmen Hind şiirlerini etkileyerek bu dillerin de klasik şiir vezni haline gelmiştir.
Arûz ölçüsü, Arapçanın hece dizgesine sıkı sıkıya bağlıdır, ondan ayrı düşünülemez. Arapçada temel harfler ünsüzlerdir. Bu harfler ya harekesiz (sâkin) ya da harekeli (müteharrik) olurlar. Bizim uzun â, û, î ile gösterdiğimiz hastalıklı harfler denilen ünlüler, Arap dilcilerine göre bir hareke ile bir harekesiz ünsüzden birleşmiş seslerdir. Buna göre bir beyti oluşturan harfler arasında harekesiz ve harekeli harfler birlikte bulunacaktır. Bu harflerden ikisinin birleşmesine ‘sebeb’ (ip), üçünün birleşmesine ‘veted’ (ağaç kazık) denir. Bunların da kendi aralarında ikiye ayrılmasından dört çeşit temel hece yapısı oluşur:
- bir çizgi ( - ) ile gösterilen kapalı heceler: ben, gel gibi.
- bir nokta ( . ) ile gösterilen açık heceler: te-pe, ka- ra gibi.
- bir açık bir kapalı ( . - ) heceler: gö-nül, ka-lem gibi.
- bir kapalı bir açık ( - . ) heceler: bâ-de, lâ-le gibi.
Daha önce de bahsettiğimiz gibi eski Türk Mûsıkîsi nazariyat kitaplarında usûller,arûzda da kullanılan kısa-uzun dönüşümlü bazı kalıplarla gösterilirdi. Bu terimlerin her birine verilen adların arûz kelimesinin kök anlamında da gördüğümüz gibi çadırla ilgili deyimler oluşu ilginçtir. TEN ‘sabab hafîf’, TENE ‘sabab sakîl’, TE-NEN ‘veted-i mefrûk’, TÂ-Nİ ‘veted-i mecmu’, TE-NENEN ‘fâsıla suğra’, TE-NE-NE-NEN ‘fâsıla kübra’. İkinci ilginç husus, Klasik Türk Mûsıkîsinin Kâr, Beste ve Semâî gibi sözlü formlarında kullanılan ‘terennüm’ adlı tematik bölümlerdeki Ten-ni, Ten-nen-ni, Te-ne-nen, Te-ne-nen-ni, Ter-dil-li, Dir-dir-tâ-nâ, Nâ-te-ne-dir-ney gibi îkâî terennümlerdir ki, aynen yukarıdaki arûz kalıpları gibi, ezginin ritmik özelliğini ortaya koyan onomatopeik fonksiyona sahiptirler. (Tanrıkorur 1998; 82-83)
Yukarıda açıkladığımız dört çeşit temel hece parçasının birleşmesinden 8 ana kalıp ortaya çıkar. Her beyitte en az dördü bulunan bu parçalara ‘tef’il, tef’ile ya da cüz’ denir. Bu temel parçalar şunlardır:
- fa’ûlün ( fe’ûlün ) (.-- )
- fâ’ilün, fâ’ilat ( -.- )
- mefâ’ilün ( .-.- )
- fâ’ilâtün ( -.-- )
- müstef’ilün ( --.- )
- mef’ûlâtü ( ---.)
- müfâ’aletün ( .-..- )
- mütefâ’ilün ( ..-.- )
Bu ana parçaların hece düzenlerinden birtakım değişik parçalar daha doğmuştur. Bunlar da şöyle gösterilebilir:
- fa’, fâ’ ( - )
- fa’ûl ( fe’ûl ) ( .- )
- fa’lün, fâ’il ( -- )
- fa’ûlün ( fe’ûlün ), mefâ’il ( .-- )
- fe’ilün, fe’ilât ( ..- )
- fâ’ilün, fâ’ilât ( -.- )
- mef’ûlü ( --. )
- mef’ûlün, mef’ûlat ( --- )
- fe’ilâtün ( ..-- )
- mefâ’ilün ( .-.- )
- mefâ’îlün ( .---)
- mefâ’îlü ( .--. )
- fe’ilâtü ( ..-. )
- fâ’ilâtün ( -.-- )
- müstef’ilün ( --.- )
- müfte’ilün ( -..- )
- fâ’ilâtü ( -.-. )
- mef’ûlâtü ( ---. )
- mütefâ’ilün ( ..-.- )
- müfâ’aletün ( .-..- )
- müstef’ilâtün ( --.-- )
Bu “tef’ile ve cüz” adı verilen temel parçaların türlü biçimlerde yan yana getirilmelerinden daha büyük “kalıp (vezin)”lar ortaya çıkar. Bunların sınıflandırılmasıyla ortaya çıkan dizge de “bahirler ve daire”lerdir.
Bu ölçüler Arap sınıflandırmasına göre ’19 bahir 6 daire’, İran ve Türk sınıflamasına göre ‘14 bahir 4 daire’ dir.
Çok eski çağlardan beri güçlü bir halk şiiri geleneği olan ‘hece ölçüsü’nü kullanan Türk şairleri, İslâmın kabulüyle birlikte arûzu kullanmaya başladıktan sonra büyük güçlüklerle karşılaştılar. Çünkü Türkçenin yapısı Arapça ve Farsçaya benzemiyordu. Türkçede uzun ünlü bulunmaması Türkçe sözcüklerdeki kimi ünlülerin uzatılması sonucunu doğuruyordu. Bununla birlikte Türkler ilk zamanlarda hece ölçüsüne en yakın kalıpları seçerek işe başlamışlardır. Türkçenin yüzyıllarca direndiği arûz, ancak 19. ve 20. yüzyıllarda Tevfik Fikret, Mehmet Akif, Yahya Kemal gibi şairlerin elinde bir Türk arûzu durumuna gelmiştir.
Arûzun, önemli bir edebiyat sorunu olarak ele alınması Servet-i Fünun şairleriyle başlar. Servet-i Fünun şairleri, aruz kalıplarını önce müzik değerleri bakımından ele almışlar; sonra, kullanılan kalıbın, şiirin konusuna ve dize içindeki sözcüklerle olan uygunluğu üzerinde önemle durmuşlar, hatta, ölçünün müzik değeri açısından konu ile bağlılığını sağlayabilmek için, konunun gelişmesine göre bir şiir içinde birkaç kalıp kullanmışlardır.
Cumhuriyet döneminde, hece ölçüsü arûza karşı kesin bir üstünlük sağladıktan sonra bile ‘arûz-hece’ tartışması sürmüştür. Arûz ölçüsünün Arapça sözcüklere göre düzenlenmiş bir çeşit ezgi olduğu, bugün de dilimizde Arapça ve Farsça sözcükler bulunduğu için, arûz ölçüsünü bırakmamızın olanaksızlığı üzerinde durulmuştur. Ayrıca, Arapça olan ‘arûz kalıpları’nın, örneğin ‘fâ’ilâtün fâ’ilâtün’ parçaları ‘geldiğim gün geldiğim gün’ gibi bir sözle karşılanırsa, Türkçeleştirilmiş olacağı da ileri sürülmüştür.
Aynı görüşten yararlanarak, İbrahim Alâettin Gövsa, Osmanlıcayı bilmeyenlere, arûzu ‘fi’l’ sözcüğünden üretme kalıplarla anlatmak yerine, ‘sevmek’ eyleminin türlü çekimleriyle bunu sağlamayı düşünmüş ve adını da ‘sevmek, sevilmek’ ölçüsü koymuştur. Bu ölçüye göre fâ’ilâtün ‘sevmeseydim’, fe’ilâtün ‘sevebildim’, mefâ’ilün ‘sever misin’, mef’ûlü ‘sevmezse’, fa’ûlün ‘severken’ gibi sözlerle karşılanmıştır.
Bütün bu çalışmalardan sonra, arûza yeni bir düzen verme çabaları başlangıç noktasından ileri gidememiş ve sonuçsuz kalmıştır.
Arûzu dizelere uygularken göz önüne alınacak birkaç kural vardır. Bunlar, ölçü takti’inde çok önemli yeri olan kurallardır.
a. Vasl: ’Bağlayış, ulama’ demektir. Sonu ünsüzle biten bir sözcüğü, ondan sonra gelen sözcüğün ünlü harfine bağlamaktır. Vasl, ölçüde yan yana iki açık hece gerektiği zaman yapılır.
b. İmâle: ‘Çekme’ demektir. Ölçüde, kapalı hece gereken yerlerde açık heceyi biraz uzatarak okumaktır. İmâle, arûzda bir kusur sayılır: Arapça ve Farsça sözcüklerdeki kısa hecelerde yapılmaz. Daha çok Türkçe sözcüklerdeki kısa heceli eklerde ve Farsça tamlamalardaki ‘izafet kesreleri’nde kullanılır.
İmale, arûzda her ne kadar kusur ise de, Türkçeyi ve arûzu başarıyla kullanabilen şairler, cümle vurgusunu da imaleli hecelere getirerek sözün anlamını daha da güçlendirmeyi sağlamışlardır.
c. Med: ‘Uzatma’ demektir. Yani iki kapalı hece arasında bir açık hece bulunması gerektiğinde, sonu bir uzun ünlü ve bir ünsüzle biten birinci heceyi imaleden biraz daha uzun okumaktır. İmale çoğu yerde bir ölçü kusuru olmakla birlikte, med bir ses sanatıdır ve şiirde iç uyumu yaratan en önemli öğelerden biridir.
d. Zihaf: ‘Kısma’ demektir. Arûzda, ölçü zorunluluğuyla Arapça ve Farsça sözcüklerdeki uzun bir heceyi kısa okumaktır. Bu da imâle gibi güzel kullanılmadığında bir ölçü kusuru sayılır.
Bundan başka ünsüzle biten bir uzun heceden sonra yine ünsüzle başlayan bir sözcük gelirse, bir önceki sözcüğün uzun hecesini kısa okumak yoluyla da zihaf yapılır.
e. Kasr: ‘Kısa kesme, kısaltma’ demektir. Arûzda uzun olan Arapça , Farsça bir sözcüğü ‘hafifleştirerek’ okumaktır. Yani ‘mâh’ yerine ‘meh’, ‘şâh’ yerine ‘şeh’, ‘nigâh’ yerine ‘nigeh’ denmesi gibi.
Bundan başka kimi özel adlarda da kasr yapılmıştır. ‘İstanbul’, ‘İskender’ sözcüklerinin ‘Stanbul’, ‘Skender’ okunması gibi.
f. Sekt-i melîh: Sözlük anlamı ‘güzel kesme, güzel durgunluk’ tur. Yalnız mef’ûlü mefâ’ilün fa’ûlün kalıbında yapılır ki ‘mef’ûlü mefâ’ilün parçalarındaki ‘-lü’ ve ‘me-‘ açık hecelerinin birleşerek bir uzun hece oluşturmasıyla bir uyum kesikliği yaratmaktadır. Bu durumda ölçü mef’ûlün fa’ilün fa’ûlün biçimine girer. Bu ölçüyle yazılan şiirlerde bütün dizeleri böyle yazmak koşulu yoktur. Yalnız bu ölçüyle yazılan şiirlerde şair, tekdüzeliği önlemek için istediği dizelerde sekt-i melih yapar.
g. ‘Fe’ilâtün’ ( ..-- ) parçasıyla başlayan ve çok kullanılmış kalıplarda baştaki ilk ‘fe’ilâtün’ şiirin herhangi bir dizesinde ya da dizelerinde ‘fâ’ilâtün’ ( -.-- ) olabilir.
h. Bütün kalıplarda son parçanın son hecesi karşılığında, dizede açık bir hece de bulunsa, kapalı bir hece olarak işlem görür. Yani dizelerin sonundaki açık heceler kapalı hece sayılır.
ı. Arûzla yazılmış bir dizeyi veznin parçalarına ayırmaya ‘takti’’ denir. Bu da dizedeki sözcüklere göre değil hecelere göre yapılır. Kalıbın bir parçasına birden artık sözcük rastlayacağı gibi, parçaya göre sözcükler başlarından, ortalarından, sonlarından bölünebilir (Dilçin 1995: 3-38).
1.1. Aruz Kalıpları
1.1.1. Daire-i Mu’telife
- Bahr-i hezec ( 12 kalıp vardır. )
- Bahr-i recez ( 7 kalıp vardır. )
- Bahr-i remel ( 13 kalıp vardır. )
1.1.2. Daire-i Muhtelife
- Bahr-i münserih ( 2 kalıp vardır. )
- Bahr-i muzâri’ ( 3 kalıp vardır. )
- Bahr-i muktedâb ( 1 kalıp vardır. )
- Bahr-i müctes ( 2 kalıp vardır. )
1.1.3. Daire-i Mütenevvi’a
- Bahr-i seri’ ( 4 kalıp vardır. )
- Bahr-i karib ( 1 kalıp vardır. )
- Bahr-i cedid ( 2 kalıp vardır. )
- Bahr-i müşâkil ( 4 kalıp vardır. )
- Bahr-i mütedârik ( 3 kalıp vardır.)
- Bahr-i kâmil ( 4 kalıp vardır. )
2. Usûl ve Usûl Çeşitleri
“Zaman ve mekandaki düzgün ve kesintisiz akıp giden düzene, müzikte ritm denir. Bu düzen notalarla gösterilir ve toplamı eşit değerlerden meydana gelen düşey çizgilerle sınırlandırılırsa ölçüler ortaya çıkar” diyen Cinuçen TANRIKORUR bu iki terimi açıkladıktan sonra usûlü şu şekilde tanımlıyor: “usûl, ölçülerin belli amaçlarla kalıplandırılmışşeklidir.” ( Tanrıkoror 1998: 45 )
Bunun yanısıra Cem BEHAR ve İsmâil Hakkı ÖZKAN da usûlü birbirlerinden farklı tanımlamışlardır. BEHAR’a göre usûl; “eserlerin başından sonuna kadar aynı şekilde birçok kez tekrarlanan bir kuvvetli ve zayıf vuruşlar kalıbıdır.” ÖZKAN’a göre ise; “vuruşlarının kıymetleri birbirine eşit veya eşit olmayan fakat mutlaka muhtelif kuvvetli ve zayıf zamanların belli bir şekilde sıralanmasıyla meydana gelen belli kalıplar halindeki sayı ve vuruş gruplarına usûl denir.” ( Behar 1993: 13- Özkan 1990: 561 )
Tüm bu tanımlara bağlı kalarak usûlü şu şekilde tanımlamak mümkündür; usûl, eserlerin başından sonuna kadar aynı şekilde birçok kez tekrarlanan ölçülerin, birbirine eşit veya eşit olmayan muhtelif kuvvetli, yarı kuvvetli ve zayıf zamanlarının belli amaçlarla kalıplandırılmışşeklidir.
2.1 Zamanlarına Göre Usûllerimiz
2.1.1. Küçük Usûller:
2 zamanlı: Nîm Sofyan Usûlü
3 zamanlı: Semâî Usûlü
4 zamanlı: Sofyan Usûlü
5 zamanlı: Türk Aksağı Usûlü
6 zamanlı: Yürük Semâî Usûlü
Sengin Semâî Usûlü
7 zamanlı: Devr-i hindî Usûlü
Devr-i tûran Usûlü
TÜRKİYAT ARAŞTIRMALARI DERGİSİ • 227
8 zamanlı: Düyek Usûlü Müsemmen Usûlü
9 zamanlı: Aksak Usûlü Evfer Usûlü Oynak Usûlü Raks Aksağı Usûlü
10 zamanlı: Aksak Semâî Usûlü Ağır Aksak Semâî Usûlü Lenk Fahte Usûlü Ceng-i Harbi Usûlü
11 zamanlı: Tek Vuruş Usûlü
12 zamanlı: Frenkçin Usûlü Nîm Çenber Usûlü İkiz Aksak Usûlü
13 zamanlı: Nim Evsat Usûlü Şarkı Devr-i Revânı Usûlü Bektâşî Devr-i Revânı Usûlü
14 zamanlı: Âyîn Devr-i Revânı Usûl Mevlevî Devr-i Revânı Usûlü ( Devr-i Revân ) 15 zamanlı: Raksân Usûlü Bektâşî Raksânı Usûlü
2.1.2. Büyük Usûller:
16 zamanlı: Çifte Düyek Usûlü Fer Usûlü Nîm Berefşan Usûlü Nîm Hafîf Usûlü
18 zamanlı: Türkî Darb Usûlü
Nîm Devir Usûlü 20 zamanlı: Fâhte Usûlü 21 zamanlı: Durak Evferi Usûlü 22 zamanlı: Hezeç Usûlü
24 zamanlı: Çenber Usûlü Nîm Sakîl Usûlü 26 zamanlı: Evsat Usûlü Beste Devr-i Revânı Usûlü
28 zamanlı: Frengi Fer’ Usûlü Devr-i Kebir Usûlü Remel Usûlü
32 zamanlı: Muhammes Usûlü
Hafîf Usûlü 38 zamanlı: Darb-ı Hüner Usûlü 48 zamanlı: Sakîl Usûlü 60 zamanlı: Nîm Zencîr Usûlü 64 zamanlı: Hâvî Usûlü 88 zamanlı: Darb-ı Fetih Usûlü 120 zamanlı: Zencîr Usûlü
2.2. Darblarına Göre İncelenen Eserin Usûlü
Tüm usûllerin darplarına göre incelendiği bu bölüm için, sadece örnek olarak seçilen eserin usûlüne yer verilmiştir.
Yürük Semâî
6 DÜM TEK TEK DÜM TEK 8 1 1 1 1 2
Yıllardır Türk Mûsıkîsi üstatları, mûsıkî usûlleri ile bestelenen şiirlerin vezinleri arasında bir ilişki olup olmadığını tartışmışlardır. Kimi zaman usûllerin vezinlerden, kimi zaman da vezinlerin usûllerden doğduğu söylenmekle birlikte, her ikisinin de ayrı oluştuğu ve geliştiği kanaatine varılmıştır. Ancak bu kanaat, söz konusu iki unsur arasında bir ilişki olmadığı anlamına gelmemelidir.
Mûsıkî usûlleri ile vezinlerin birbirinden doğdukları tartışmasının sebeplerinden bazıları şunlardır:
Eski Türk Mûsıkîsi nazariyat kitaplarında mûsıkî usûlleri TEN ‘sabab-ı hafif’(ince ip), TE NE ‘sabab-ı sakîl’ (kaba ip), TE NEN ‘veted-i mefrûk’(ayrık kazık), TA Nİ ‘veted-i mecmu’(bitişik kazık), TE NE NEN ‘fasıla-ı suğra (küçük ara), TE NE NE NEN ‘fasıla-ı kübra’(büyük ara) tabirleri ile açıklanmıştır. Bu terimlerin Arapçada ‘çadırın ortasına destek olarak dikilen direk’ anlamına gelen ve İslam kültürünün şiir ölçüsü olan aruz kelimesiyle anlam yakınlığı, bu düşüncenin temelini oluşturan etkenlerden bir tanesidir.
Yukarıda bahsettiğimiz terimlerin aruz vezinlerini anlatan kitaplarda da görülmesi bu düşünceleri doğrulamaktadır.
“Sebeb-i hafîf” BEN, SİZ, SEN, GEL, GİT vb. gibi. Sebeb-i sakîl SİZE, BANA, ONA, İSE vb. Gibi. “Veted-i mecmû” ÇEMEN, SEMEN, İLİM, KOYUN, SAKAT vb. Gibi. “Veted-i mefruk” LALE, TAZE, ÖFKE, BEKLE vb. gibi. “Fasıla-i suğra” KELEBEK, UÇAMAZ, GÖRENEK, UTANIR vb. Fasıla-i kübra GİDEMEDİM, ARAMAMIŞ, BULUNARAK, OTOMOBİL vb. gibi.
Bütün bu unsurlar bir araya getirilerek tercümesi ‘Dağ başında bir balık görmedim’ olan ‘LEM ERE ALA RA’Sİ CEBELİN SEMEKETEN’ diye Arapça bir cümle uydurulmuştur. Müzikolog H.Saadettin AREL Türkçede ona benzer bir tekerleme vücuda getirmiş ve ‘Ben size güzel bir de bilezik vereceğim.’ de
| miştir. |
|
| TEN |
TE NE |
TE NEN |
TA Nİ |
TE NE |
NEN |
TE NE NE |
NEN |
|
| Lem |
e |
re |
a |
la |
ra’ si |
ce |
be |
lin |
se me |
ke |
ten |
|
| Fa |
i |
lü |
fe |
il |
fa’ lü |
fe |
i |
lün |
fe |
i |
le |
tün |
|
|
|
Ben si ze gü zel bir de bi le zik ve re ce ğim
(H.S.Arel, Mus.Mec., 1.6.1951/40-41)
Yukarıda bahsettiğimiz 6 onomatopeik (tabii seslerin taklidinden yapılmış kelime) kelime, hem vezinlerin hem de eskiden usûllerin öğreniminde kullanılmıştır.Vezin ve usûllerin diğer ortak noktası ise, her ikisinin de ‘hecelerin uzunluk ve kısalıkları’ temeline dayanmalarıdır. Ancak şunu da hemen belirtmeliyiz ki bu ortak noktayı ayıran başka bir unsur vardır: Usûllerde kuvvetli ve zayıf zamanlar vurgu unsuru iken vezinlerde bu söz konusu değildir. Bunların dışında bu iki unsurun birbirinden doğduğuna dair herhangi bir bulgu yoktur. Hatta bu düşünceyi çürütecek çok daha güçlü bilgiler vardır.
Bu bilgilerin en önemlisi, mûsıkî usûlleri ile vezinlerin birebir örtüşmemesidir. Vezinlerin en uzunu 20 zamanlı (hece) Bahr-i kamil’in vezni olan Mütefâ’ilün Mütefâ’ilün Mütefâ’ilün Mütefâ’ilün iken usûller 120 zamanlıya kadar uygulanmıştır. Hal böyleyken bir örtüşmeden söz etmek bahis konusu değildir. Bunun tam tersi olarak da en küçük usûl 2 zamanlıdır. Büyük usûllerin oluşumunda kullanılan 2, 3, 4, 5 ve 6 zamanlı usûllere karşılık gelebilecek vezin de zaten yoktur. Bazıları, ancak tef’ilelere karşılık gelebilir. Zamanları eşit olan usûl ve vezinlerden örneklerle konuyu açıklamak mümkündür. İleride diğer konularda tekrar inceleyeceğimiz ‘Şeyh Galib’in ‘Yine zevrak-ı derûnum kırılıp kenâre düştü’ mısrasıyla başlayan ve vezni ‘Mütefâ’ilün Fe’ûlün Mütefâ’ilün Fe’ûlün’ olan şiiri ele alındığında; 16 zamanlı (hece) olan bu veznin birebir örtüşen karşılığı yoktur. 16 zamanlı usûller. Çifte Düyek, Nîm Berefşan, Fer ve Nîm Hafîf olmak üzere 4 adettir. Bu şiirin vezninin bu usûllerin herhangi biriyle uyuşmadığını göstermeden önce açık hecelerin prozodik açıdan ve kural olarak kapalı hecenin en az iki katı olması gerektiğini belirtmekte fayda vardır.
Çifte Düyek
16 DÜM TEK TEK DÜM DÜM TEK TE KE 8 2 42222 1 1 Mü te fa i lün fa u u lün mü te
|
Fer |
|
| 16 8 |
DÜM 2 Mü te |
TE 1 fa |
KE 1 a |
DÜM 2 i lü |
TEK 2 ün |
DÜM 1 fa |
TEK 1 u |
DÜM 1 u |
DÜM 1 lü |
TEK 2 ün |
TE 1 mü |
KE 1 te |
|
|
|
Nîm Hafîf
16 DÜM TEK TEK DÜM TEK TEK DÜM TEK DÜM DÜM TEK TE KE 8 1 1 2 1 1 2 1 1 1 1 2 1 1 Mü tefa i lüünfa u u lüünmüte
Nîm Berefşân
16 DÜM TEK DÜM TEK DÜM DÜM TEK DÜM DÜM TEK TE KE 8 2 1 2 1 2 1 1 1 1 2 1 1 Mü te fa a i lün fa u u lü ün mü te
Görüldüğü üzere bu dört usûl de veznin ancak yarısına karşılık gelmektedir. “Geçti zahm-ı tîr-i hicrin tâ dil-i nâ-şâdıma”, “Gelince va’d-i visâle bahâneler söyler” ve “Fâriğ olmam eylesen yüz bin cefâ” mısralarıyla başlayan Şeyh Gâlib’in şiirlerinden ilki 15 zamanlı (hece) “mefâ’ilün fe’ilâtün mefâ’ilün fe’ilün”, ikincisi “mefâ’îlün mefâ’îlün mefâ’îlün mefâ’îlün” ve üçüncüsü “fâ’ilâtün fâ’ilâtün fâ’ilâtün fe’ilün” vezinleriyle yazılmıştır. Bu vezinlere karşılık gelebilecek tek usûl ‘Raksân’dır. Herhangi bir örtüşmenin olmadığını bu eserlerde ve inceleyeceğimiz diğer eserlerin uygulamalı örneklerinde de görmek mümkündür:
Raksân
15 DÜM TEK TEK DÜM TE KE DÜM TEK TEK 8 1 1 1 2 1 1 2 2 1 Me fa ai lün fei laa tü n Me fa i lün me fa İ lün me Fa a i latünfai la a
“Güzelsin bî-bedelsin naz-perversin dil-ârâsın” mısrasıyla başlayan şiirin vezni 16 zamanlı (hece) “mefâ’îlün mefâ’îlün mefâ’îlün mefâ’îlün”dür. En başta incelediğimiz eserdeki gibi 16 zamanlı bu vezne karşılık gelebilecek usûller Fer, Çifte Düyek, Nîm Berefşan ve Nîm Hafîf’tir.
Çifte düyek
16 DÜM TEK TEK DÜM DÜM TEK TE KE 8 2 4 2 2 2 2 1 1 Mefa ai lün me fa a i i lü n me
Fer
16 DÜM TE KE DÜM TEK DÜM TEK DÜM DÜM TEK TE KE 8 2 1 1 2 2 1 1 1 1 2 1 1 Me fa a i i lün me fa a i i lün me fa
|
Nîm hafîf |
|
|
|
| 16 8 |
DÜM 1 Me |
TEK 1 fa |
TEK 2 a |
DÜM 1 i |
TEK 1 i |
TEK 2 lün |
DÜM 1 me |
TEK 1 fa |
DÜM 1 a |
DÜM 1 i |
|
TEK 2 i lü |
TE 1 n |
KE 1 me |
|
|
Nîm berefşan
16 DÜM TEK DÜM TEK DÜM DÜM TEK DÜM DÜM TEK TE KE
8 2 1 2 1 2 1 1 1 1 2 1 1 Me fa a i lün me fa a i i lün
Tüm bu eserlerden anlaşıldığı üzre hiçbir usûlle hiçbir vezin birebir örtüşmemektedir. Zaten usûllerin vezinler arasında birebir eşi olsaydı şarkılarımızda bir tekdüzelik oluşur ve birbirine çok benzeyen şarkılar bestelenirdi. Usûllerin ve vezinlerin birbirinden doğmadığını verdiğimiz örneklerle açıklamaya çalıştık. Ancak daha sonra usûllerden yeni vezinler yaratma fikri ortaya çıkmıştır.
“Türklerin İslamı kabul edişinden önce Türk şiiri ‘vurgulu hece’ sayısına dayalıyken İslamın kabulünden sonra Türk şiiri aruzla yazılmaya başlandı. Ancak hece vezni de bütünüyle Türk şiirini terk etmemiş halk şairlerinin türkülerinde ve destanlarında varlığını sürdürmüştür. Bu iki şiir türü birbirinden etkilenerek aruz vezninde bulunmayan sadece mûsıkî usûllerine bağlı olarak yeni yeni vezinlerin ortaya çıkmasını sağlamışlardır. Fakat bu yeni vezinlere bestekârlar pek rağbet etmemişlerdir.’ (C.Tanrıkorur 1998/84-85-86)
Bestekarlarımızın aynı şiirleri aynı usûllerle bestelemeleri bizim tezimizin en güçlü kanıtlarındandır. Mehmet Turan YARAR’ın ‘Doruktan Doruğa Güfte Şairleri’ kitabı, Cinuçen TANRIKORUR’un ‘Osmanlı Dönemi Türk Mûsıkîsi’ kitabındaki ‘Türk Mûsıkîsinde Usûl Vezin Münasebeti’ başlıklı makalesi ve Dr.
M. Nazmi ÖZALP’in ‘Türk Mûsıkîsi Beste Formları’ kitabından yaptığımız incelemelerden örnekler verelim:
-Baktıkça hüsn ü ânına hayrân olur âşıkların Zekâî Dede (Lenk fahte) Suphi Ezgi (Lenk fahte)
-Benzetirlerse n’ola hilâli alem kaşına Enfi Hasan Ağa (Çenber) Zekai Dede (Çenber)
-Ey Nihâl-i işve bir nev-res fidânımsın benim (ŞEYH GALİB) Oğuz Şenler (Ağır aksak) Akın Özkan (Ağır aksak)
-Beyâzdır sîne-i sâfın(VÂSIF) Eyyubî Baha Bey (Ağır düyek) Hâşim Bey (Ağır düyek)
-Saklayıp kalb-i mükedderde seni(RECAİZADE MAHMUT EKREM)
| Udi İzzet Bey |
(Aksak) |
|
| Lem’î Atlı |
(Aksak) |
|
| Şevkî Bey |
(Aksak) |
|
| Udî Ekrem Bey |
(Aksak) |
|
|
|
-Durman yanalım âteş-i aşka (HAYALİ)
| Zekai Dede |
(Düyek) |
|
| Dede Efendi |
(Düyek) |
|
| Ali Rıza Şengel |
(Düyek) |
|
| Nayi Ali Rıza |
(Düyek) |
|
| Sultan 3.Selim |
(Düyek) |
|
| Selahattin Demirtaş |
(Düyek) |
|
|
|
-Sun sâgar-ı sâkî bana mestâne desinler (YAHYA)
| Şevkî Bey |
(Aksak) |
|
| Erdinç Çelikkol |
(Aksak) |
|
| Santurî Ethem |
(Aksak) |
|
| Hasan Fehmi Mutel |
(Aksak) |
|
|
|
-Ben değil meftûn-ı hüsnün mübtelâ âlem sana (FUZULİ)
| Hasan Refik Bey |
(Aksak) |
| Tanburî Ali Efendi |
(Aksak) |
| Bolahenk Nuri Bey |
(Aksak) |
|
-Bir safâ bahş edelim gel şu dil-i nâ-şâda (NEDİM) Hasan Fehmi Mutel (Aksak semai) Rakım Erkutlu (Aksak semai) Abidin Gerçeker (Aksak semai) Münir Nurettin (Aksak semai)
Bunun dışında aynı vezindeki güfteler farklı usûllerle de bestelenmiştir. Aruz vezinleriyle yazılmışşiirlerin, en çok ve daha az hangi usûllerle bestelendiğini Cinuçen TANRIKORUR'un (küçük usûllerle bestelenmiş 600 sözlü eser üzerinde yaptığı) çalışmasının sonuçlarıyla verelim:
- Aruz’un Remel bahrine giren Fâ’ilâtün Fâ’ilâtün Fâ’ilâtün Fâ’ilâtün ve Fâ’ilâtün Fâ’ilâtün Fa’ilün vezniyle yazılmış güfteler öncelikle Ağır aksak daha az Devr-i hindi Aksak Curcuna ve Müsemmen usûlleriyle bestelenmişlerdir.
- Yine Aruz’un Remel bahrine giren Fe’ilâtün Fe’ilâtün Fe’ilâtün Fe’ilün(Fâ’ilâtün Fâ’ilâtün Fâ’ilâtün Fa’ilün) ve Fe’ilâtün Fe’latün Fe’ilün(Fâ’ilâtün Fa’latün Fa’ilün)vezinlerinde yazılmış güfteler öncelikle Aksak daha az Ağır aksak pek az da diğer usûllerle bestelenmişlerdir.
- Aruz’un Hezec bahrine giren Mef’ulü Mefa’ilü Mefa’ilü Fe’ulün ve Mefâ’îlün Mefâ’îlün vezinlerinde yazılmış güfteler öncelikle Sengin semai ve Aksak daha az da Curcuna ve Türk aksağı usûlleriyle bestelenmişlerdir.
- Aruz’un Recez bahrine giren Müstef’ilâtün Müstef’ilâtün. Müstef’ilün Müstef’ilün. Müstef’ilün Müstef’ilün Müstef’ilün Müstef’ilün vezinlerinde yazılmış güfteler öncelikle Türk aksağı Aksak ve Düyek daha az da Semaî usûlleriyle bestelenmişledir (Tanrıkorur 2003 :94-101).
Tolga Bektaş, “Klasik Türk Mûsıkîsinde Güfte Beste Dokusu ve Etkileşimi” başlıklı makalesinde Tanrıkorur’un kendi bestelerinden birinin müsvedde notası üzerine “vezni Mef’ûlü Mefâ’îlü Mefâ’îlü Fe’ûlün olan başka bir güfteyle değiştir” yazarak bestekarın güftenin aynı aruz kalıbıyla yazılmış başka bir güfteyle değiştirilebileceğini ifade etmiştir. Bu da bize usûlle veznin sıkı sıkıya bağlı olduğunu göstermektedir (Bektaş 2000).
Nitekim günümüz yaşayan bestekarlarından Ahmet Hatipoğlu da seçtiği bir güfteyi ilk önce güftenin veznine en uygun usûlü bularak bestelemeye başladığını belirterek tezimizin daha da kuvvetlenmesini sağlamıştır.(Kendisi ile yaptığımız söyleşisinde belirtmiştir.)
Bahsettiğimiz bu konuların dışında bizi destekleyecek en önemli hususlardan biri de meşk sistemidir. Meşk, Türk mûsıkîsinin notaya aktarılamadığı, var olan bazı nota sistemlerinin kullanılmasının reddedildiği dönemde, taklit ve tekrar üzerine kurulu, her zaman usûl vurarak uygulanan bir eğitim sistemidir.
Meşk, mûsıkî dünyasının hat sanatından ödünç aldığı ‘yazı karalaması’ anlamına gelen bir terimdir (Behar 1993: 11).
Meşk dediğimiz eğitim sisteminde hattat, verdiği yazı örneği ya da yazı karalamasının talebesi tarafından defalarca yazılıp kendisininkine en yakın taklidinin yapılmasını isterdi. Nitekim bu sistem mûsıkîye de girmiş ve -küçük farklar dışında- aynı şekilde uygulanmıştır.
Mûsıkî meşk edilirken talebe hocasının üslubunu icrasını öğrenmenin yanı sıra Türk mûsıkî repertuarını öğrenir ve bu eserleri gelecek nesle intikal ettirme sorumluluğunu da yüklenmiş olurdu.
Meşk yapılırken öncelikle öğrenciye geçilecek eserin güftesi yazdırılır yahut güfte mecmualarından yararlanılırdı. Eserin usûlü esere başlamadan önce birkaç defa vurulduktan sonra yine usûlle birlikte eser hoca tarafından baştan sona icra edilirdi. Daha sonra hoca eseri kısımlara ayırarak (zemin, meyan, nakarat, terennüm…) ve hafızaya bütünüyle alınana kadar tekrar ettirirdi. Meşk sisteminde usûl vurarak eser geçmek esastır ve bunun en önemli nedeni, geçilen eserin hafızaya yerleşmesini sağlamaktır. “Usûlleri oluşturan kuvvetli ve zayıf vuruşların sayı ve uzunlukları birbirinden farklıdır. Her usûlün kendine mahsus bir örgüsü lezzeti anlamı ve kişiliği vardır. Her melodi her nağme ve en önemlisi güftelerin heceleri usûl kalıbının bir ya da birkaç darbına karşılık gelir ve bu da eseri kolayca ezberlemeyi sağlardı. Bir Klasik Türk Müziği sözlü eseri birbiriyle örtüşen üç ayrı düzlemden oluşur: usûl, güfte ve melodi. Eserin bestecisi melodilerini usûle uyacak bir şekilde oluşturmuş ve kullandığı usûlü eserin güftesiyle ve tasarladığı nağmelerle uyum sağlayacağı için seçmiştir. Belirli bir usûlle bestelenmiş bir eser içerdiği zaman süresi aynı olsa dahi başka bir usûl vurularak öğrenilemez akılda kalamaz ve okunamazdı.” (Behar 1998: 14).
Bunun en önemli nedeni ise, prozodik olarak usûl darplarına taksim edilen güfte hecelerinin aynı zaman süresinde olan farklı bir usûle uygulandığında farklı uzunluktaki usûl darplarıyla uyumu sağlanamayacak ve bu uyumsuzluk akılda kalma unsurunu ortadan kaldıracaktı.
Nitekim Büyük Dede Efendi’nin torununun oğlu olan Mustafa Nezih Albayrak da bu konuda şöyle diyor: “Halbuki Peşrev Beste yani Murabba veya Nakış ve Kârları bestelemek ve hakkıyla okumak mutlaka kendi büyük usûllerini bilmeye mütevakkıftır.Çünkü böyle bir eser Düyek ile yazılır okunursa güfte ve beste taksimatındaki dörtlükler sekizlikler esler ve saire yanlış bir şekil alır ve erbabı nazarında gayri makbul olur.Böylece birçok eserden mahrum kalınır. İşbu klasik eserler Düyek ile ezbere alınamaz halbuki kendi usûlleriyle fevkalade kolay ezberlenilir.Çünkü muhtelif nağmeler ve heceler muhtelif darplarla hafızada menkuş kalır. Bunlarla bir haftada ezber edilebilecek bir büyük eser Düyek ile altı ayda ezbere alınamaz.”(Behar 1993: 16).
Netice itibariyle Türk Mûsıkîsi söze yani şiire dayalı mümkün oldukça meşk sistemi ile üstattan öğrenilen notaya bakılarak değil usûl vurarak ezberlenen bir müziktir.Türk Mûsıkîsinde bahsedilen söz yani güftenin anlamı ‘ölçülü kalıplı söz’ olan şiirdir. Klasik Türk Şiiri dendiği zaman da bunu aruz vezninin dışında düşünmek zordur. İşte Türk mûsıkîsinde güftenin vezni ile bestenin usûlü arasındaki kaçınılmaz ilişki böyle bir kader birliğinden doğmaktadır (Tanrıkorur 2003: .87).
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
1. SÖZLÜ MÛSİKÎ FORMLARI’NDAN İNCELENEN ESERİN FORMU
Çalışmanın bu bölümünde, sözlü mûsıkî formlarının tamamı anlatılmış olmakla beraber, sadece örnek olarak incelenen eserin formuna yer verilmiştir.
1.1. Yürük Semâî:
Klasik fasılda Ağır Semâî’den sonra okunan ve sözlü eserlerin sonuncusu olan Yürük Semâî, klasik mûsıkîmizin de en hareketli beste şekillerinden birisidir. Beste ve Ağır Semaî’de olduğu gibi güftesi murabbadır ve bestelenişşeması da bu iki formdan değişik değildir. Dört mısra hanelere ayrılmıştır. Her mısradan sonra terennümler gelir.Birinci, ikinci ve dördüncü mısra aynı melodi ile bestelenir. Üçüncü mısra miyan bölümüdür. Bu bölüm farklı ezgiyle bestelenmesinin yanı sıra,içinde makam geçkisinin yapılmasıyla dikkatleri üzerine toplar.
Bu formun Beste ve Ağır Semâî formundan en önemli farkı usûlüdür. Yürük Semâî formunun zaruri usûlü Yürük Semâî usûlüdür. Görüldüğü gibi bir usûl adı aynı zamanda bir forma da isim olmuştur. Yürük Semâî formu, aruzun Hezec bahrine ait vezinlerde yazılmış gazellerin genellikle iki beytinin Yürük Semâî(6/8, 6/4) usûlüyle, terennümlü olarak bestelenmesidir.
Bu formda usûl geçkisi yapılmaz. Genel bestelenişşeması şöyledir:
AB+AB+CB+AB (B’ler terennümdür)
Bu formun da Nakışşekli vardır.
2. TERENNÜMLER
Arapça ren’eme, yeren’numu fiil kökünden gelen terennüm, sözlük anlamı olarak ‘mırıldanılan veya söylenilen mûsıkî nağmesi, eseri veya icrası’ demektir.
Bu tanımla ilintili olarak terennümün Klasik Türk Mûsıkîsinde başka bir anlamı daha vardır: Klasik formlu eserlerin birçoğunda bulunan, bazılarının belli anlamlara Kârşılık geldiği, bazılarınınsa sözlük anlamı olmayan kelime gruplarına Türk Mûsıkîsinde ‘terennüm denir.
Klasik Türk Mûsıkîsinde terennüm ve formları birbirinden ayrı düşünmemek lazımdır. Özellikle Kâr, Beste, Ağır Semâî, Yürük Semâî gibi büyük formlu eserlerde, bunun dışında bu formların nakış dediğimiz şekillerinde terennüm kısımları göz önünde bulundurulursa, form ve terennümü bir bütün olarak düşünmek ve söylemek çok daha doğru olur.
Terennümler, bestekârların genellikle büyük bazen de küçük formlu eserlerde, kimi zaman güftenin orijinaline bağlı kalmadan ancak güftenin anlamından da bütünüyle kopmadan, kimi zaman da güftelerin anlam gücünden yararlanmadan melodi yaratmadaki hünerlerini göstermek ve melodi yaratmadaki bağımsızlıklarını kullanmak için esere ekledikleri unsurlardır. Terennümler, çoğunlukla güftenin veznine, bazen usûle uygun, güfteden farklı bir vezin kullanılarak; ancak mutlak surette usûlün darplarına uygun kelime, mısra, beyit, bent veya daha uzun söz gruplarıyla bestelenirler. Bu söz grupları, kendi aralarında kafiyeli hecelerden oluşmakta ve klasik formlu eserlerde güfte kadar önemli olmakla birlikte, genellikle eserlerin mısra sonlarında aynı veya benzer melodiyle tekrarlanırlar. Aynı zamanda eserin melodi itibariyle en dikkat çekici kısmı olarak düşünülerek bestelenen terennümler iki türlüdür:
2.1.Lafzî Terennüm:
Belli anlamı olan bir veya daha fazla kelime, mısra, beyt, bend hatta daha fazla ölçülere kadar çıkabilen, güftenin usûlüne ve veznine uygun, (bazen de vezin değişikliği ve usûl geçkisi yapabilen) bestekârın şiire hakimiyetini göstererek eserin güftesinden bağımsız fakat anlam bütünlüğünü bozmadan kullanılan terennümlerdir.
Lafzî terennümler Kâr, Beste, Ağır Semâî, Yürük Semâî gibi formlarda çoğunlukla renk unsuru olarak kullanılmış, terennüm bitince kendisinden önceki güfte mısraının son bir-iki kelimesi veya tümü tekrarlanarak –bir anlamda- parantez kapatılmış olur.
2.2. İkâî Terennüm:
Kendi başlarına bir anlam ifade etmeyen, klasik eserlerde kullanılan, bazen kendi aralarında uyaklı uzun-kısa hece zincirlerine ikâî terennüm denir. Kuvvetli söylenen ‘düm’ ve zayıf söylenen ‘tek’ kelimeleri gibi ‘ten, te, ne vb… kelimeler de hem söylenişteki vurguları hem de ritm aletlerinde sağ ve sol elle vurulmalarına göre tınıları farklıdır. Bundan dolayı lafzî terennümler eserin bestelendiği usûlün kuvvetli, yarım kuvvetli ve zayıf zamanlarını belirgin hale getiriler. Bunun dışında usûlün esas darp ve velvelelerini ritmik hecelerle anlatırlar.
Bu iki şekil terennümün birbirinden ayrı kullanılmasının yanı sıra, bestekârlarımız bu iki terennümü çoğunlukla karışık yani dönüşümlü kullanmışlardır. Hatta Kâr formunda görüldüğü gibi, çok defa eserin giriş bölümünde yer alan ikâî terennümün esas güfteye, lafzî terennümlerin ise –Beste, Ağır Semâî ve Yürük Semâî formlarında görüldüğü gibi- ikâî terennüme zemin hazırlamak üzere kullanıldığı söylenilebilir (Tanrıkorur 2003: 178).
Lafzî ve ikâî terennümlerin karışık uygulanmasının yanında terennüm dışında, bestekârların eseri besteledikleri esnada güftenin başına, ortasına ya da sonuna getirdikleri lafzî süsler vardır. Bu lafzî süslerin usûl ile vezin arasındaki boşlukları doldurmak için kullanıldıkları, sonradan geleneksel hale geldikleri söylenebilir.
3. TERENNÜM DIŞI LÂFZÎ SÜSLER
3.1. Güfte başında –En çok Ah, daha az Yâr ve Ey:
Mûsıkîmizdeki vezin-usûl münasebetinin bir sonucu olarak, güftenin ilk kelimesinden önce genellikle bir Ah veya daha az olarak da Yâr ve Ey kelimeleri yer alır. Arûzun Hezec bahrinin ‘mefâ’îlün mef’âîlün mefâ’îlün mefâ’îlün’ kalıbı, Remel’in ‘fe’ilâtün fe’ilâtün fe’ilâtün fe’ilün’ ve ‘fe’ilâtü fâ’ilâtün’… kalıpları ile Müzârî’nin ‘mef’ûlü fâ’ilâtün’… kalıbı, kural olarak hep güfte dışı bir Ah lafzıyla başlamıştır.
3.2. Güfte ortasında –ah, aman, hey:
Klasik bestekârlar bu kelimeleri de çok defa güfte mısraının ortasında (hatta bazen güfte hecelerinin bölünmesine aldırmaksızın) kurdukları melodik kompozisyonun –belki de güfteye, bir şehircilik deyimiyle, ‘nefes aldıracak bir yeşil alan’ niteliğinde- vazgeçilmez bir yapı unsuru olarak kullanmışlardır. Müstezat formundaki şiirlerde bu süsler, ayrıca , esas mısra ile ekleme yarım mısra arasında bir tampon veya bağlantı niteliğindedir.
3.3. Güfte sonunda –vay, efendim, gel cânim, gel efendim, meded ey, gel aman aman, hey cânim:
Güfte mısraının bestelendiği ezginin usûl bitmeden bittiği yerlerde, bestekârlar usûlü tamamlamak ve terennüme bağlamak için, bu kelime veya sözleri kullanmışlardır. Bunların içinde ‘hey cânım’ın taşıdığı özellik; zemine döndürmek (zemini tekrarlatmak) veya kararı pekiştirmekten başka, terennüme veya meyana bağlantı dolaplarında, geçki yapılmak istenen makâmı usûlün son darplarında hazırlamasıdır. Bu özellik ‘hey cânım’ları peşrev mülâzimelerinin sonundaki, hem usûlü tamamlayan, hem de 2. 3. ve 4. hanelere yapılacak geçkileri hazırlayan ve son Tek-Kâ Tek- Kâ darplarına oturtulan mafsal ezgilerine benzetir. (Tanrıkorur 2003: 87)
4.1.1. Mâhur Yürük Semâî
1 Âh Yine zevrak-ı derûnum kırılıp kenara düştü belî yârim Âh Dayanır mı şîşedir bu reh-i sengsâre düştü belî yârim
Terennüm
Yâr yâr dilde nihânım dost dost kaşı kemânım Tâkat mı gelir o çeşm-i meste elbette olur gören şikeste Yâr yâr afveyle efendim
7 Âh Reh-i Mevlevîde Gâlib bu sıfatla kaldı hayrân belî yârîm Âh Kimi terk-i nâm ü şâna kimi i’tibâra düştü belî yârim
Bu şarkı Şeyh Galib’in 311. gazelidir. Gazel, yedi beyitten oluşmakla birlikte sadece birinci ve yedinci beyitler bestelenmiştir. Gazel, yürük semâî formunda bestelenmiş olduğu için bu formun bir özelliği olarak içerisinde terennüm kullanılmıştır. Bu formun bir diğer özelliği ise yine kendi adını aldığı yürük usûl olan yürük semâî ile bestelenmesidir.
4.1.1.1. Usûl-vezin uyumu
1.1.1.1. Zeminde usûl-vezin uyumu 6 MÜ TE FÂ’ İ LÜN FA ÛLÜN MÜ TE FÂ İ LÜN FA Û LÜN
4 Yi ne zev ra kı de rû num yi ne zev ra kı de rû num 1 1 2 1 2 1 2 2 1 1 2 1 2 1 2 2
Mısralar, sonuna eklenen terennümler hesaba katılmadığında 7 ölçüyken, terennümlerle beraber 9 ölçü usûle karşılık gelmektedir.
Her iki mısraın sonundaki tekrarlanan terennüm kısmında ise usûl 18 kez tekrarlanmıştır.
4.1.1.2. Terennümler:
“Âh” terennümü, bestelenen iki beyit ve her dört mısraın başında zikredilmiştir. Bu genel bir teamüldür.
Bu bestede yedi beyitlik gazelin iki beyiti alınmakla birlikte bir beyit tutarında olan ve seçilen iki beyit arasına alınan cümle değerinde terennüm söz konusudur. Bu durum besteye bir çeşni katmak veya bestekârın güfteye bir müdahalesi midir? Bunlar izaha muhtaç hususlardır. Bu durum için bestekârın kendi duygularını ve kendi şahsî tasarrufunu bestenin ötesinde şarkıya yansıtma amacı taşıdığı söylenebilir. Çünkü terennümler bestekârın en serbest ve rahat çalıştıkları kısımdır. Divan şiirinde görülen başka bir şairin şiirini tazmin etme veya tahmis, terbi etme anlayışının mûsıkîye dair bir benzeri olarak yorumlamak mümkündür. Bestekâr burada aynı zamanda şairliğini veya söze hakimiyetini de göstermektedir. Bu şarkıdaki terennüme baktığımızda, terennümün kendi içinde “yâr yâr” “ dost dost” gibi yinelemeler görüyoruz. Bu tür yinelemeler, anlama dikkati çekmek, aynı duyguları dinleyicide tekrar yaşatmak… gibi özellikler söz konusudur. “yâr yâr” “dost dost” yinelemeleri, muhatabının zihinlerine yer ettirmek amacını güderken, geleneksel anlayışın da içinde olduğunu ortaya koymaktadır. Yani “yâr yâr” söyleyişi Divan şiiri geleneği ve bestekârın bireysel düşünce ve anlayışına bağlı olarak “zâlim yâr, vefâsız yâr, âşığına karşı kayıtsız yâr” ve benzeri açılımları içermektedir. Aynı düşünceleri terennümlerin dışında, güftenin aslında olan ibarelerin tekrarı için de söylemek mümkündür. Terennümler içerisinde bestekâr âhengi sağlamak veya müzikalite katmak amacı ile iç kafiyeye müracaat etmiştir. (Çeşm-i meste-gören şikeste, nihânım- kemânım) terennümü oluşturan mısralar şekil yönünden incelendiğinde kafiye unsurları ve bazı arûz kalıpları karşımıza çıkmakla birlikte tam anlamıyla bu kurallara uyulmadığı görülmektedir. Şöyle ki;
“Yâr yâr dilde nihânım dost dost kaşı kemânım” söyleyişinde (fâ’ilâtün) tef’ileleri ile karşılaşılmakla birlikte, bu yapının bir arûz kalıbı olmadığı bilinmektedir. Ancak kafiye noktasında bir uyumun varlığını “nihânım- kemânım) örneklerinde görmekteyiz. “Tâkat mı gelir o çeşm-i meste, elbette olur gören şikeste” mısralarında aruz kalıbı olarak “mef’ûlü mefâ’ilün fa’ûlün” kalıbına tam uygunluk görüyoruz. Aynı şekilde “meste” ve “şikeste” kelimelerinde kafiye uyumu söz konusudur. Terennümün son kısmı olan “ yâr yâr afveyle efendim” ibaresiyle ise “mef’ûlü fâ’ilâtü fa’ûlün” gibi çıkmakla birlikte, bu şekilde de bir veznin varlığı söz konusu değildir. Ayrıca şiirin orijinal güftesini oluşturan her mısranın sonunda “belî yârim” terennümleri zikredilmektedir. Bunların da yine hazırlayıcı ve destekleyici bir fonksiyonu olduğunu söyleyebiliriz.
1.1.3. Yinelemeler:
Terennümlerden “ah” ve “belî yârim” ibarelerinin her mısranın başında ve sonunda zikredildiklerini yukarıda söylemiştik. Bununla birlikte mısralar vezin itibariyle (mütefâ’ilün fa’ûlün) ikiye bölünerek birinci kısımlar iki kez söylenmiştir:
Yine zevrak-ı derûnum/ Dayanır mı şîşedir bu
Reh-i Mevlevîde Gâlib/ kimi terk-i nâm u şâna
SONUÇ
Şeyh Gâlib’in değişik nazım şekillerinden seçilmiş ve din-dışı mûsıkînin değişik formlarıyla bestelenmişşiirlerini incelediğimiz bu çalışmada varılan sonuçlar şunlardır:
- Uzun yıllar Klasik Türk Mûsıkîsi usûlleri ve arûz vezinlerinin birbirinden doğduğu iddia edilmiştir. Ancak yapılan birçok araştırma ve incelediğimiz kaynaklar bu bilginin doğruluğunu reddetmektedir. Bununla beraber yaptığımız araştırmalardan vardığımız sonuca göre; usûl-vezin arasında güçlü bağlar bulunmaktadır. Türklerin İslâmı kabul edişiyle birlikte Türk şiirine giren arûz vezni, Klasik Türk Mûsıkîsini de etkilemiş ve Türk Mûsıkîsi bestelerinde kendini göstermiştir. Yaptığımız bu çalışmada, hecelerin açık ve kapalılık esasına dayanan arûz vezninin, Türk mûsıkîsi usûllerinin uzun ve kısa zamanlı darplarıyla olan benzerliğinin arûz-usûl ilişkinin temelini oluşturduğu kanaatine vardık.
- Nota sistemine geçilmeden önce kullanılan “meşk”in ezbere dayalı bir sistem oluşu, bestekârların usûl seçiminde güftenin veznini göz önünde bulundurmalarının en önemli etkenlerinden olmuştur. O dönemde eserlerin usûlvezin ilişkisi içinde bestelenenmesi ve meşk usulüyle öğretilmesi, eserlerin günümüze intikalini mümkün kılmıştır.
3.Yaptığımız eser incelemelerinde, küçük usûllerle bestelenen eserlerin, vezinlere daha iyi uyum sağladıkları görülmüştür. Hatta zamanla küçük usûller ile vezinler arasında belli bir kullanım standardına ulaşılmış ve bu konuyla ilgili istatistiki çalışmalar yapılmıştır. Cinuçen TANRIKORUR'un 600 sözlü eser üzerinde yaptığı istatik, bu konudaki en iyi çalışmalardandır.Cinuçen TANRIKORUR araştırmasında, hangi vezinlerin hangi usûllerle daha çok kullanıldığını gösterirken, Selçuk Üniversitesi Müzik Eğitim Bölümü Öğretim Görevlisi Prof. Yusuf AKBULUT sanatta yeterlilik tezinde, küçük usûllerde standart kullanıma ulaşılmış vezinleri, usûlleri ve kullanım şekilleriyle belirtmiş ve bunlar üzerine örnekler göstermiştir.
- Bestekârların, gerek büyük gerekse küçük formlu eserlerde, formun özelliğine göre değişik şekillerde uyguladıkları terennümler, tezimizin en önemli kısımları arasındadır. İncelediğimiz eserlerin her birinde genişçe değindiğimiz terennümlerin, yalnızca süs unsuru olarak kullanılmadıklarını, edebiyata hakimiyet ve mûsıkîde ustalık gerektiren, bu bağlamda en az güfte kadar önem kazanan kısımlar olduğunu sonucuna vardık. Eserlerin terennüm kısımlarında, genellikle güftenin veznine sâdık kalınırken, bazen güftenin vezninden bağımsız vezinler kullanılmıştır. Hatta bestekârların kimi zaman arûzda bulunmayan ancak vezin değeri taşıyabilecek kalıpları kullanmış olmaları, bize vezne verilen önemi ve usûl-vezin arasındaki bağın kuvvetliliğini göstermiştir. Bu durum aynı zamanda bestekârların usûlden vezin türetme temâyüllerinin de bir sonucudur. Her nekadar usûlden türetilen vezinlere eserin bütününde rağbet edilmese de, kimi zaman terennüm kısımlarında bu durum baş göstermiştir.
- Terennüm dışı kullanılan lafzî süsler, eserlerde mısra başında, ortasında ve sonunda sıkça karşılaştığımız unsurlar arasındadır. Genellikle Beste, Ağır Semâî, Yürük Semâî gibi büyük formlu eserlerde kullanılan ve genel bir teamülün ürünü olan bu lâfızlar, süs unsuru olmasının ötesinde eserlerde farklı görevler içindedirler. Kimi zaman başta kullanılarak dinleyenleri esere hazırlarken kimi zaman da sonda kullanılarak hâneleri veya mısraları birbirine bağlarlar. Ortada kullanıldıklarında ise med olarak adlandırılan vezin kusurunu kapatacak önemli bir etken oldukları görülmüştür.. Terennüm dışı lafzî süslerin bu özelliklerine -Cinuçen TANRIKORUR'un makalelerinden derlenen kitabı dışında- hiçbir kaynakta yer verilmemiştir.
- İncelemelerimiz doğrultusunda büyük usullü eserlerde yinelemelerin daha sık yapıldığını söyleyebiliriz. Bu durumla ilgili, kaynaklarda herhangi bir açıklama söz konusu değildir. Usûl ile vezin arasında tam olarak uyum sağlanamadığından bestekarların, eserlerde yinelemeye baş vurduklarını söylemek yanlış olmaz. Bunun yanı sıra güftenin yetersizliği olarak kabul edilebilecek durumlarda da bestekarların yinelemeye karşı bir temayüllerinin olduğu görülmektedir.
- Bestekârlar, besteleyecekleri eserin güftesinin, seçtikleri nazım şekline göre kaç beyit ya da kaç kıt’a olacağına karar verirler. Güftelerin, genellikle iki beyit veya bir kıt'a olarak bestelenenmelerinin yanında istisnai durumlar mevcuttur. Güftenin ilk kıt'a ile veya ilk beyitle başlayarak bestelenmesi de bir gene-li teşkil eder. Bunların yanında bestekârların en özgür seçim yaptıkları unsurlardan biri, eserleri besteleyecekleri makamlar, bir diğeri terennümlerdir. Ma
kamlar seçilirken herhangi bir zorunluluk söz konusu değildir. Bestekâr, içinde bulunduğu rûh haline ve güftenin kendinde uyandırdığı duyguya göre makam belirleyebilir. Şeyh Gâlib'in şiirlerinden din-dışı sözlü mûsıkî formlarıyla bestelenen eserlerini incelediğimiz bu çalışmamızda yukarıda bahsedilen sonuçlara varılmıştır. ©
KAYNAKLAR
Akbulut, Yusuf, Klasik Türk Müziği Şarkı Formunda Usûl-Arûz İlişkisi, Konya, 1990 Akdoğu, Onur, Türk Müziği’nde Türler ve Biçimler, İzmir, 1996 Alparslan, Ali, Şeyh Gâlib, Ank. 1980 Arel, H. Sadettin, ‘Arûz Vezinleri ve Musiki Usulleri’, Musiki Mec., 1.6.1951/ 40;
1.7.1951/ 41; 1.9.1951/ 43.
Arel, H. Sadettin, ‘Musikide Prozodi’, Musiki Mec., 1.7.1950/ 29
Arel, H. Sadettin, ‘Prozodiye Dair’, Musiki Mec., 1.6.1950/ 28
Arel, H. Sadettin, Türk Musikisi Kimindir?, Meb, İst. 1969
Behar, Cem, Zaman Mekan Müzik, İst. 1992
Bektaş, Tolga ‘’Klasik Türk Musikisinde Güfte-Beste Dokusu ve Etkileşimi’, 2000
Devellioğlu, Ferit, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lügat, Ank. 1993
Dilçin, Cem, Örneklerle Türk Şiir Bilgisi, Ank. 1999
Özalp, Dr. M.Nazmi Türk Musikisinde Formlar, Ank. 1992
Özkan, İsmail Hakkı, Türk Mûsıkîsi Nazariyatı ve Usûlleri, ist. 1990
Öztuna, Yılmaz, Türk Musikisi Ansiklopedisi’ 2:315 Terennüm Maddesi, İst. 1969
Şeyh Gâlib; Şerh-i Cezire-i Mesnevî (Haz. Turgut Karabey vd.), Erzurum 1996
Şeyh Gâlib Dîvânı, (Haz. Muhsin Kalkışım), Ankara 1994
Şeyh Gâlib (Haz. Naci Okçu), Ankara 1995
Ç-Şeyh Gâlib, Hüsn ü Aşk (Haz. Hüseyin Ayan-Orhan Okay), İstanbul 1992
Tanrıkorur, Cinuçen, Biraz da Müzik, İst. 2001
Tanrıkorur, Cinuçen, Müzik Kimliğimiz Üzerine Düşünceler, Ötüken Yayınları, İstan
bul, 1998
Tanrıkorur, Cinuçen, Osmanlı Dönemi Türk Mûsıkîsi, İst. 2003
Üngör, Etem, Türk Musikisi Güfteler Antolojisi, 1-2, İst. 1981
Yarar, Mehmet Tûran, Doruktan Doruğa Güfte Şairleri, 1999
Konu Bilgileri
Bu Konuya Gözatan Kullanıcılar
Şu anda 1 kullanıcı bu konuyu görüntülüyor. (0 kayıtlı ve 1 misafir)
Benzer Konular
-
Konu Sahibi webmaster Forum Biyografiler
Cevap: 0
Son Mesaj : 21.Aralık.2011, 22:39
-
Konu Sahibi webmaster Forum Biyografiler
Cevap: 0
Son Mesaj : 21.Aralık.2011, 21:54
-
Konu Sahibi yarens Forum Diğer Sunular
Cevap: 0
Son Mesaj : 10.Mart.2009, 15:58
-
Konu Sahibi goksen Forum Lise Ders Notları
Cevap: 0
Son Mesaj : 13.Ağustos.2006, 22:52
-
Konu Sahibi adminetkin Forum Atatürk İle İlgili Konular
Cevap: 0
Son Mesaj : 09.Ağustos.2006, 23:44
Bu Konu için Etiketler
Yetkileriniz
- Konu Acma Yetkiniz Yok
- Cevap Yazma Yetkiniz Yok
- Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
- Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
-
Forum Kuralları
YASAL UYARI: Bu Sitede,Telif Hakkına Sahip Olduğunuz Yazınız,Makaleniz,Programınız,Kodunuz,...vb. Herhangi Bir Çalışmanız Varsa..! Bu Konunun Siteden Kaldırılmasını İstiyorsanız Lütfen "etkinegitim@gmail.com" Mail Adresine İlgili Konunun Linkini de Belirterek Mail Yollayınız.İlgili Konu Hemen Siteden Kaldırılacaktır. Sitede bulunan linklerin tamamı kopya olup,site ve host sahibiyle ilişkili değildir. Bu dosyalar size tanıtım amaçlı sunulmaktadır ve site bünyesinde hiçbir dosya bulunmamaktadır. Dosyaları bilgisayarınızda 24 saatten fazla tutmanız T.C. yasalarına göre suç sayılır. Dosyalar tanıtım amaçlı olduğundan hak sahibi şahıs veya şirketin bize bildirmesi halinde,isteği üzerine tüm dosyaları kaldırılır. Site genelinde yayınlanan yazı, şiir vs. kaynak belirtilmek zorundadır. Hak sahibinin talebi üzerine alıntı yazı, şiir, eser,program vs. siteden kaldırılır. Sitemiz bir forum sitesi olduğu için kullanıcılar her türlü görüşlerini önceden onay almadan anında siteye yazabilmektedir, Bu yazılardan dolayı doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcılara aittir, web sitemiz hiçbir sorumluluk kabul etmez. Siteye Giren Tüm Şahıslar 'Kullanım Şartlarını' Okumuş ve Kabul Etmiş Sayılır © etkinegitim.net 2006 All Rights Reserved.
:::...wWw.Etkinegitim.NeT Yönetimi...:::
|