24 KASIM ÖĞRETMENLER GÜNÜ
İnsan, dünyaya geldiğinde, daha bebek iken gözlerini açar açmaz çevresindekilerini hissetmeye çalışır. Yemeği, içmeyi, emeklemeyi, yürümeyi, koşmayı ve konuşmayı öğrenir. Kendisini ve çevreyi algılamaya çalışır. Tüm bunlara karşın yine de yardıma muhtaçtır.

İnsanın yaşamdaki ilk yardımcıları anne, abla,ağabey,nine ve dedesidir. Büyüyüp gelişen çocuk bilgilenme sürecine girer. Bu nedenle aile içi eğitim ve öğretim yetersiz kalır. Çocuğun bu döneminde ihtiyaç duyduğu bilgileri, ancak okulda öğretmen klavuzluğuda sistemli bir eğitimle olacağı ve yönlendirileceği somut olarak ortaya çıkmıştır.Okulun ve öğretmenin devreye girmesiyle ailenin de bu konuda sorunu çözülür.

Bir ulusun çağdaş ülkeler düzeyine erişebilmesi; eğitim ve öğretimin kaliteli ve bilimsel yöntemlerle yürütülmesi ile ancak mümkün olabilir.
Eğitim sorunlarını çözen uluslar; kültür, sanat, bilim, teknoloji, sosyo-ekonomik alanında da kalkınmış ve ilerlemiştir. Eğitime gereken önem ve ilgiyi göstermeyen uluslar, başka ulusların kölesi olmaya mahkumdurlar. Kalkınmanın temel şartı eğitim ve öğretimdir.

Öğretmen; insanları eğitmeyi ve öğretmeyi meslek edinen, eğitim kurumlarında çocuk ve gençlerin eğitim öğretimlerine rehberlik eden, yön veren ve yaşam hazırlayan kimsedir. Öğretmenler gününün amacı öğretmenin toplumdaki yeri ve rolü önemi ve değeri nedir, sorunlarını belirlemek ve öğretmeni olması gerekli yüce oruna oturtmaktır. Öğretmenlerin kendi aralarında bağı kuvvetlendirmek, öğrencileri ile aralarındaki sevgi, saygı ve dayanışmayı güçlendirmektir. Emekli olan öğretmenleri saygıyla anmak ve yeni atanmış öğretmenlere mesleklerinin kutsal bilincine varmalarını sağlamaktır. İşte, Öğretmenler Günü, bu fedakar öğretmenlerimizin kıymetini bir kez daha düşünüp anlamamızı sağlayan önemli bir gündür.

Öğretmenlerimize duyduğumuz saygı, sevgi ve şükranlarımızı dile getirmek için bu günü fırsat bilmeli ve bu duygularla, onların ellerini öpmeliyiz. Okulu bitirip hayata atıldığımız zaman, bizi bu günlere hazırlayan öğretmenlerimizi hatırlamak, ziyaret etmek ya da bir telefon, kart veya mektupla hatırlarını sormak onlar için en büyük ve en değerli armağan olacaktır.
Öğretmenler Gününün Kısa Tarihçesi
Türkler, ilk önceleri Göktürk ve Uygur alfabelerini kullanmışlardır.
8. Yüzyıldan itibaren, İslamiyetin kabul edilmesiyle birlikte Uygur alfabesi bırakılarak Arap alfabesine geçilmiştir.

Kurtuluş Savaşı'nı kazandıktan sonra, 29 Ekim 1923'te Cumhuriyet'i kuran ulu önder Atatürk, askeri ekonomik, sosyal ve kültürel alanlarda birçok yeniliği başlatmıştır. Bu yeniliklerden biri de, 1 Kasım 1928 tarihinde çıkarılan 1353 sayılı kanunla, Arap alfabesi yerine Latin alfabesinin kabulü olmuştur.
Bu tarihten itibaren yeni harflerin öğrenilmesi ve okur yazar sayısının artırılması konusunda büyük bir seferberlik başlatılmıştır.

24 Kasım 1928 tarihinde açılan, Millet Mektepleri'nde, yaşlı, genç, çocuk, kadın... herkese yeni harflerle okuma yazma öğretilmiştir.

Millet Mektepleri'nin açılışı ve Atatürk'ün Başöğretmenliği kabul tarihi olan 24 Kasım günü, 1981 yılından beri Öğretmenler Günü olarak kutlanmaktadır.
ÖĞRETMEN ANDI
"TÜRKİYE CUMHURİYETİ ANAYASASINA, ATATÜRK İNKILÂP VE İLKELERİNE, ANAYASADA İFADESİNİ BULAN TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİNE SADAKATLE BAĞLI KALACAĞIMA; TÜRKİYE CUMHURİYETİ KANUNLARINI TARAFSIZ VE EŞİTLİK İLKELERİNE BAĞLI KALARAK UYGULAYACAĞIMA; TÜRK MİLLETİNİN MİLLÎ, AHLÂKÎ, İNSANÎ, MANEVÎ VE KÜLTÜREL DEĞERLERİNİ BENİMSEYİP KORUYUP BUNLARI GELİŞTİRMEK İÇİN ÇALIŞACAĞIMA; İNSAN HAKLARINA VE ANAYASANIN TEMEL İLKELERİNE DAYANAN MİLLÎ, DEMOKRATİK, LÂİK BİR HUKUK DEVLETİ OLAN TÜRKİYE CUMHURİYETİ'NE KARŞI GÖREV VE SORUMLULUKLARIMI BİLEREK, BUNLARI DAVRANIŞ HALİNDE GÖSTERECEĞİME NAMUSUM VE ŞEREFİM ÜZERİNE YEMİN EDERİM."
ÖĞRETMEN MARŞI
Alnımızda bilgilerden bir çelenk,
Nura doğru can atan Türk genciyiz.
Yer yüzünde yoktur, olmaz Türk'e denk;
Korku bilmez soyumuz.

Şanlı yurdum, her bucağın şanla dolsun;
Yurdum seni yüceltmeye antlar olsun.


Candan açtık cehle karşı bir savaş,
Ey bu yolda ant içen genç arkadaş!
Öğren, öğret hakkı halka, gürle coş;
Durma durma koş.

Şanlı yurdum, her bucağın şanla dolsun;
Yurdum seni yüceltmeye antlar olsun.
İsmail Hikmet ERTAYLAN
ÖĞRETMENLİK MESLEĞİ NEDİR ?

Genel anlamda öğretmenlik öğretmenin görevi, meslek ise bir kimsenin geçimini sağlamak için yaptığı sürekli iş, sürekli uğraş demektir. Buna göre öğretmenlik mesleği denilince öğretmenin geçimini sağlamak için yaptığı sürekli öğretme işi veya sürekli öğretme görevi anlaşılır.

Bir yaşamsal etkinlik olgusu olan meslek, toplumsal, kültürel ve ekonomik yapının ve teknolojinin gerektirdiği bir iş bölümü sonucu ortaya çıkar. Meslekler, genellikle gelişmemiş toplumlarda görenekle babadan ağula veya anadan kıza geçer, az gelişkin toplumlarda usta çırak ilişkisiyle öğrenilir, gelişkin toplumlarda örgün eğitimle edinilir. Çağdaş toplumlarda ise belirli diploma gerektiren profesyonel bir uğraş niteliği kazanır. Bu olgu diğer çoğu meslekler gibi öğretmenlik mesleği için de geçerlidir.

Günümüzde öğretmenlik mesleği öğretmen olan kimseler tarafından yürütülür. Öğretmen, mesleği öğretmek olan kimsedir. Günümüzde öğretmen, öğretmenlik mesleğinin gerektirdiği yeterlikleri kazandıran yüksek öğrenimi bitirerek aldığı diplomayla öğretmenlik yapma yetkisini elde etmiş olan kimsedir.

Dar anlamıyla öğretmenlik öncelikle öğretimcilik demektir. Ancak öğretmenlikte "öğretme' "göreviyle sınırlı kalınmaz, yetinilmez. Çünkü "öğretme" "eğitme" ile iç içe işler gerçekleşir. Böylece öğretmenlik daha geniş bir anlam kazanır. Bu anlamda öğretmenlik eğitmenliği de kapsar, içerir. Öyleyse, geniş anlamıyla öğretmenlik öğretme odaklı eğitimciliktir. Buna göre öğretmenlik mesleği öğretme odaklı bir eğitimcilik mesleğidir.

İnsanlık tarihinde olduğu gibi Türk tarihinde de öğretmenlik çok eski bir uğraşı alanıdır. Bir uğraşı alanı olarak öğretmenliğin başlangıcı çok eskidir, öğretme çabalarının ilk başlangıcına dayanır. Öğretme çabalarının kökleri tarihin derinliklerine uzanır. Bu çabaların bir uğraşı alanı niteliği kazanması, bu uğraşı alanının öğretmenliğe dönüşmesi ve öğretmenliğin meslekleşmesi ise epey yenidir. Öğretmenliğin tamamen kendine özgü bir uzmanlık mesleği olması ise çok daha yenidir.

Günümüzde öğretmenlik kendine özgü bir profesyonel uğraş alanıdır. Genel anlamda profesyonel, bir işi kazanç sağlamak amacıyla ve ustalıkla yapan kimse demektir. Böyle bir kimse işin tüm gerekleriyle tüm inceliklerini öğrenmiş olmak durumundadır. Günümüzde öğretmenlik mesleği profesyonel bir meslek olarak kabul edilir. Öğretmenlik artık (özel) alanda uzmanlık, akademik çalışma, mesleksel formasyon ve üniversite diploması gerektiren kendine özgü bir profesyonel meslek statüsü kazanmış bulunmaktadır.
Prof. Dr. Ali UÇAN
Gazi Üniversitesi, Gazi Eğitim Fak. Öğretim Üyesi
TÜRKİYE'DE ÖĞRETMENLİĞİN MESLEKLEŞME KOŞULLARI VE ÖLÇÜTLERİ
Öğretmenliğin meslekleşmesi bu doğrultuda belirli koşulların sağlanması belirli ölçütlerin oluşması ve koşulların ölçütlere uygun hale gelmesiyle mümkün olmuştur. Tüm dünyada meslek olarak kabul edilen işlerin meslekleşmesinin bir takım ölçütleri ortaya konulmuştur. (Erden 199.Türkiye de Öğretmenliğin meslekleşmesini sağlayan başlıca koşullar ölçütler şunlardır:

1. Tanımlanmış bir hizmet alanı olma ve o alanda hizmet verme.
2. Verdiği hizmetten ötürü yetiştirdiği kişiye-ailesine-topluma-devlete karşı sorumlu olmak.
3. Yeterince geniş ve yaygın bir hizmet alanına sahip olma.
4. Belirli bir uzmanlık bilgi ve becerisini gerektirme.
5. Örgün mesleksel eğitimden geçme.
6. Mesleksel kültüre sahip olma.
7. Mesleğe girişte belirli bir seçim ve denetimden geçme.
8. Toplumca ve devletçe meslek olarak tanınma ve kabul görme.
9. Mesleksel ahlak kurallarına sahip olma
10. Meslek kuruluşları biciminde örğütlenme
11. Mesleksel amaçlı süreli yayın organına sahip olma
12. Yasal, tüzüksel, yönetmeliksel, statü ve güvenceye kavuşma.
13. Sadece öğretmenlik mesleğinin öğrenimini görmüş veya yererliklerini kazanmış olanların öğretmenlik yapmaya hak ve yetkileri olduğu kesin hükme bağlanmış olma.

Türkiye'de Öğretmenlik mesleği bu koşullar sağlandıkça,ölçütler oluştukça ve koşulları ölçütlere uygun hale geldikçe daha çok, daha etkin, daha yaygın ve daha saygın bir kabul görmüştür.Türkiye'de öğretmenlik mesleği profesyonellik gerektiren özelliklere sahip olma yolunda çok önemli aşamalar kaydetmiştir. Bununla birlikte, belirtilen koşul ve ölçütlerden bazılarında istenilen düzeye henüz tam olarak erişilememiştir.Örneğin 13.maddede belirtilen koşul ve ölçüt ilke olarak benimsenmiş ve uygulamaya konmuş olmakla birlikte, bazı dallarda gerçek öğretmen gereksinimin tam olarak karşılanmaması nedeniyle zaman zaman delinmekte ve bu nedenle henüz kesintisiz bir süreklilik kazanamamış bulunmaktadır.

Öbür yandan Atatürk 1924' te Ankara'da toplanan Öğretmenler Birliğinin bütün yurtta örgütlenmesini Konya'yı olduğu gibi.Van'ı .Hakkari'yi örgütü içine almasını , her köyde üyeleri bulunmasını derin bir ilgi bekleyeceğim, dediği halde öğretmenlik mesleğinin ulusal düzeyde ve tüm öğretmenleri kapsayacak bicimde örgütlenmesi ne yazıkki hala gerçekleştirilememiştir.
Prof. Dr. Ali UÇAN
Gazi Üniversitesi, Gazi Eğitim Fak. Öğretim Üyesi

TÜRKİYE'DE ÖĞRETMENLİĞİN MESLEKLEŞMESİ
Türkiye'de öğretmenliğin ayrı ve kendine özgü bir meslek olarak düşünülmesi ve bu meslekten olanların ayrı bir programla yetiştirilmesinin gerekli görülmesine ilişkin ilk somut gösterge 15. yüzyılın ikinci yarısında Fatih Sultan Mehmet'in kurduğu-kurdurduğu Eyüp ve Ayasofya medreselerinde o dönemin ilkokulları olan sıbyan mekteplerine öğretmen yetiştirilmek için ayrı bir program öngörülmesi ve uygulanmasıdır.Programda Adab-ı Mubahase ve Usul-i Tedris ( Tartışma kuralları ve öğretim yöntemi ) adlı bir derse yer verilmesi Türk ve Dünya eğitim tarihinde çok önemli bir buluş ve yeniliktir. Bunun yanısıra programda Matematik, Tarih-Coğrafya, Edebiyat, Mantık vb. derslerin yer alması öğretmenlik mesleğinin yeni niteliğini gösterir. İlk kez ilkokul öğretmenliğine ilişkin ayrı ve özgün bir model öngören ve öğretmenlik mesleğinin gereklerine uygun ilk programı yapan ve uygulatan kişi olarak Fatih, bu girişimiyle öğretmenliği çağdaş anlamda meslekleştirme bakımından gerçekten öncü ve seçkin bir yere sahiptir. Fatih'in bu öncü ve yenilikçi girişiminin kendisinden sonra süreklilik kazanmamış olması Türk ve Dünya eğitimi için çok önemli bir kayıp ve çok önemli bir talihsizlik olmuştur.

Türkiye'de öğretmenliğin ayrı ve kendine özgü bir meslek olarak düşünülmesi ve bu meslekten olanların ayrı bir okulda yetiştirilmesinin gerekli görülmesine ilişkin ilk somut gösterge ise Sultan Abdülmecit döneminde 16 mart 1848'de Darülmuallimin ( Erkek Öğretmen Okulu'nun ) açılmasıdır. Bu okulun açılmasında yeni ortaöğretim kurumları olarak Rüştiye adıyla yeni tip okulların açılması ve bu okullarda yeni tip öğretmene gereksinim duyulması etkin ve belirleyici olmuştur. Programın ilk dersi Usul-i Tedris'tir. ( Öğretim Yöntemi'dir.) Yalnızca öğretmen yetiştiren bir okulun açılması ve bu okulun bir öğretmenlik meslek okulu olarak görülmesi öğretmenlik mesleğine ilişkin yeni bir anlayışın oluşmasına yol açmıştır. Bu okul açılıp ilk mezunlarını vermeye başladıktan sonra da çeşitli kaynaklardan mesleğe yapılan atamalarla öğretmenlik neredeyse okur-yazar herkese açık bir meslek olma özelliğini önemli ölçüde koruyor idiysede öğretmen atamalarında öğretmen okulunu bitirenlere öncelik hakkı doğmuştur. Bu öncelik hakkı Türkiye'de öğretmenliğin meslekleşmesinde Fatih'ten yaklaşık 320 yıl sonra çok önemli bir adım oluşturmuş ve ilk hukuksal düzenleme niteliği taşımıştır.

Fatih'in ortaya koyduğu ilkokul öğretmenliği modeli ile ondan yaklaşık 300 yıl sonra Abdülmecit döneminin ortaya koyduğu ortaokul öğretmenliği modeli birlikte ele alınırsa günümüzdeki sekiz yıllık ilköğretim okulu için kimilerince düşünülmeye başlanan İlköğretim öğretmenliği modelinin ilk öncü çekirdeğini oluşturur.

Türkiye'de öğretmenlik mesleğinin saygınlığı ve bu mesleği öğrenip yürütenlerin atanma görevlendirilme ve yükselme biçimleri 01 Eylül 1869'da yürürlüğe giren Maarif-i Umumiye Nizamnamesinde (Genel Eğitim Tüzüğünde) başlıca konulardan biri olarak yer almıştır. Öğretmen alımında ve atamalarında öğretmen okulu çıkışlılara "hakk-ı rüçhan" ("öncelik hakkı") tanınmıştır. Bu bakımdan Tüzük ülkemizde öğretmenlik mesleğinin evriminde yeni bir dönüm noktası oluşturur.

Darülmuallimin-i Rüşdi'den (184 sonra Darülmuallimin-i Sıbyan (1870) Darülmuallimin-i İdadi (1877) ve Darülmuallimin_i Ali'nin (1891) açılmasıyla Türkiye'de öğretmenlik orta öğretimin ilk basamağından sonra ilköğretim basamağı ile ortaöğretimin ikinci basamağında da çağdaş anlamda meslekleşme sürecine girmiştir. Bu süreçte genellikle
Darülmuallimin-i Rüşdi ilkin Darülmuallimin-i Sıbyan'ın ve ardından diğerlerinin öncüsü olarak kabul edilir. Oysa tarihsel gerçek bundan biraz farklı olsa gerektir. Darülmuallimin-i Sıbyan'ın açılışından yaklaşık 320 yıl önce Fatih'in oluşturup kurduğu medresede uygulattığı "Sıbyan Okulu Öğretmenliği Programı"nı bu okulun gerçek anlamda ilk öncüsü olarak kabul etmek gerçeğe daha uygun düşer.

1892'de ilkokullar için çıkarılan bir Talimat'ta (yönerge'de) ilkokul öğretmenliğine atanacaklarda "Darülmuallimin-i İptidai'den diploma almış olma yada bir sınav sonunda yeterliliklerini kanıtlamış olma" ve "iyi ahlaklı olma" koşulları öngörülmüştür.(Akyüz 1993,1997). Bu koşullar Türkiye'de öğretmenliğin meslekleşmesine ilişkin olarak 1869 Tüzüğü'nde öngörülenlerden daha ileri hukuksalh düzenlemeler niteliği taşımaktadır.

1898-1899 tarihli Maarif Salnamesinde " eğitim hizmetlerinde asıl olan öğretmenliktir" anlamına gelen bir hüküm yer almıştır. (Akyüz 1993,21. Bu hüküm daha sonra Cumhuriyet döneminde 1926'da bir yasa maddesi olarak belirlenen yukarıdaki ilkenin öncüsü olmaktadır.

1900-1901 tarihli Salname-i Nezaret-i Umumiye'de yer alan muallimlikkte Meslek-i İhtisas Tesisine Dair Talimat'ın birinci maddesinde " öğretmenlik mesleğine giriş" için konulan şartlar sıralanmıştır. Başka bir maddesinde ise "öğretmenlik mesleğine giriş hakkı yalnızca Darülmuallimin mezunlarına aittir denilmiştir. Talimat öğretmenliğin meslekleşmesinde çok önemli bir aşama oluşturur. (Akyüz 1993,217-21

Türkiye'de eğitim ve öğretime ilişkin olarak Tanzimattan önceki bazı dönemlerde bazı kitaplar yazılmış-yayınlanmış ve Tanzimattan sonra giderek çoğalmış olmakla birlikte öğretmenlik mesleğine ilişkin ilk önemli ve kapsamlı yayınlar tartışmalar ve öneriler on yıl süren II.Meşrutiyet Döneminde (1908-191 yapılmıştır.

Bu arada Darülmuallimat içinde 1913'te Ana Muallime Sınıfı (Ana Öğretmen Sınıfı) 1914 Ana Muallime Mektebi (Ana Öğretmen Okulu) açılmıştır. Bu sınıfın ve okulun açılması ve ilk mezunlarını vermesiyle birlikte öğretmenlik mesleğinin ilköğretim öncesi (okulöncesi), ilköğretim ve Ortaöğretim basamaklarına göre türleşme süreci tamamlanmıştır.

Türkiye'de eğitimin-öğretimin bir bilim olarak ortaya çıkması ve gelişmesiyle birlikte öğretmenlik meslek bilgisinin önem kazanmaya başlaması, öğretmenlik için bireylerin özel bilgi ve becerilere sahip olması gerekliliğinin ortaya konulması ve bu gereğin giderek daha iyi anlaşılması öğretmenliğin meslekleşmesinde etkili ve belirleyici olmuştur.

Ulusal Kurtuluş Savaşı (1919-1922) ve TBMM Hükümetleri (1920-1923) Dönemi'nde öğretmenlik mesleği daha çok önem kazanmış ve öne çıkmıştır.Bu dönemde öğretmenlik mesleği ulusal kültür, ulusal dayanışma, ulusal birlik-bütünlük, ulusal kurtuluş, ulusal bağımsızlık ve ulusal özgürlük ile ulusal eğitim kavram ve uygulamaları üzerinde odaklanmıştır. 1921 Maarif Kongresi'nde Mustafa Kemal'in açış konuşmasında "ulusal eğitim"i açıklaması, "Türkiye'nin ulusal eğitimini kurmasını istemesi ve öğretmenleri" gelecekteki kurtuluşumuzun saygıdeğer öncüleri olarak tanımlaması yeni Türkiye Devleti'nde öğretmenlik mesleğine yeni bakışın yeni görevler veya yeni işlevler yükleyişin yeni temelini oluşturmuştur.

Cumhuriyet devrimiyle birlikte Türkiye'de öğretmenlik mesleği yeniden yapılanmış ve çağdaş, ulusal ve evrensel boyutlu bir gelişim sürecine girmiştir. Cumhuriyet döneminde (1923'ten günümüze) öğretmenliğin meslekleşme sürecinin hız ve yoğunluk yaygınlık ve etkinlik kazanmasında 1924'te çıkarılan 430 sayılı Tevhid-i Tedrisat Kanunu (Öğretimi Birleştirme Yasası) ile 439 sayılı Orta Tedrisat Muallimleri Kanunu belirleyici olmuştur. Bu iki yasadan ilki öğretmenlik mesleğine yeni ve çağdaş bir temel, ikincisi ise yasal bir tanım ve dayanak getirmiştir.

Bu yeni yasal temele dayalı olarak yapılan değerlendirmeler sonunda Osmanlı döneminden devralınan Darülmualliminler ve Darülmuallimatların İlk Öğretmen Okulu, Orta Öğretmen Okulu ve Yüksek Öğretmen Okulu olarak yeniden yapılandırılması (1924) ile Musiki Muallim Mektebi (1924), Gazi Orta Muallim Mektebi ve Terbiye Enstitüsü (1926, 1929), Köy Muallim Mektebi (1927) Kız Meslek(Teknik Yüksek) Öğretmen Okulu (1934,1947), Ana Öğretmen Okulu (1927) Köy Öğretmen Okulu (1936), Erkek Meslek (Teknik Yüksek) Öğretmen Okulu (1937,1947) Köy Enstitüsü (1940), Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü (1942), Necati Terbiye Enstitüsü ve Orta Öğretmen okulu(1944).Eğitim Enstitüleri (1946). Ticaret ve Turizm Yüksek Öğretmen Okulu (1955, 1965). Yüksek İslam Enstitüleri (1959). Kız Sanat Yüksek Öğretmen Okulu (1962). Erkek Sanat Yüksek Öğretmen Okulu (1962.). Eğitim Bilimleri Fakültesi(1965). İki Yıllık Eğitim Enstitüleri(1974). Endüstriyel Sanatlar Yüksek Okulu (1975). Dört Yıllık Eğitim Enstitüleri(197. Yüksek Öğretmen Okulları ( 1980). (Genel) Eğitim- Mesleki Eğitim-Teknik Eğitim Fakülteleri (1982) ve Eğitim Bilimleri Enstitülerinin (1994, 1997) kurulması Öğretmenlik mesleğini sağlamlaştırmış, güçlendirmiş, çeşitlendirmiş ve mesleksel etkinlik alanını genişletmiştir.
Prof. Dr. Ali UÇAN
Gazi Üniversitesi, Gazi Eğitim Fak. Öğretim Üyesi
TÜRKİYE'DE ÖĞRETMENLİK MESLEĞİNİN TARİHÇESİ
Ülkemiz yaklaşık bin yıldır Türkiye'dir. Türkiye'de öğretmenlik mesleğinin kökleri bin yıl öncesine giden uzun bir geçmişe dayanır. Bu nedenle Türkiye'de öğretmenlik mesleğine genel olarak bakarken konuyu Selçuklu Türkiyesi, Osmanlı Türkiyesi ve Cumhuriyet Türkiyesi olmak üzere üç ana dönemde ele almak gerekir:

1. Selçuklu Türkiyesinde öğretmenlik genel olarak "din adamlığı", "hocalık", "imamlık" ve "müezzinlik" ile iç içe bir meslekti. Bu dönemde öğretmenlik mesleği dinsel ağırlıklı çok işlevli bir meslek niteliği taşır. Örgün eğitim kurumlarından sıbyan mekteplerinde öğretmenlik "muallimlik" olarak medreselerde öğretmenlik ise "müderrislik" olarak adlandırıldı. Sıbyan okullarında ve genel medreselerde öğretmenlik mesleğine ilişkin görevlerin temeli ve ağırlık merkezi dini öğretmekti. Bu dönemde öğretmenlik mesleğini edinim genel eğitimden ve din adamlığından ayrı bir uzmanlık alanı olarak düşünülmezdi. Bu nedenle öğretmenlik için ayrı bir program veya ayrı bir meslek ve ihtisas medresesi yoktu.

2. Osmanlı Türkiyesinde öğretmenlik mesleğine ilişkin durum 15.Yüzyıl ortalarına kadar Selçuklu dönemindekinin hemen hemen aynıydı. Osmanlı döneminde ilk kez Fatih Sultan Mehmet öğretmenlik mesleğini dinsel ağırlıklı olmaktan kurtarma, dünyasal boyutlu oluşturma ve dolayısıyla laikleştirme doğrultusunda çok önemli bir adım atmıştır. Bu adım Türkiye'de öğretmenlik mesleğine ilişkin ilk gerçek bir atılımdır. Ancak eldeki bilgilere göre ne yazıktır ki bu atılımcı girişim Fatih'ten sonra sürdürülmemiş, süreklilik kazanmamış ve böylece Fatih'le başlayan ve Fatih'le biten bir atılım olmaktan öteye geçmemiştir. 18.Yüzyılın ikinci yarısında başlayan yenileşme hareketi 19.Yüzyılın ilk yarısında batılılaşma hareketine dönüşürken, 15.Yüzyıldaki ilk yönetimince yeni bir anlayışla gerçekleştirilen yeni bir atılımla öğretmenlik mesleği kendi meslek okuluna, yani öğretmen okuluna kavuşmuştur (184. Anlamlı bir rastlantı olarak adını Fatih'ten alan bir semtte kurulup açılan bu okulla birlikte öğretmenlik kendine özgü bir meslek olma sürecine girmiş, yeni ve yenillikçi bir nitelik kazanmaya başlamıştır. Bir süre sonra öğretmen okulu çıkışlıların hukuki statüleri düşünülüp belli kurallara bağlanmaya ve öğretmenliğin meslekleşmesine ilişkin hukuksal düzenlemeler başlamıştır (1869, 1892). Bu süreç 20.Yüzyılın ikinci on yılında biraz daha gelişerek sürerken öğretmenlik mesleğine ilişkin anlamlı bir birikim oluşmuştur. Bu birikimle birlikte somut bilimin yol gösterici ışığında yenilikçi öğretmenlik mesleği açıkça ortaya çıkmıştır.

3. Cumhuriyet Türkiyesinde öğretmenlik mesleği yurdun kurtarıcısı ve Cumhuriyet'in kurucusu Ulu önder Mustafa Kemal Atatürk'ün yönlendiriminde çağdaş. Ulusal ve laik bir temele dayandırılmış: bu temelden kaynaklanan anlayış ve yaklaşımla yeniden yapılandırılmış. Sağlam ve tutarlı bir çerçeve içine alınmış gerçek yörüngesinde oturtulmuştur. Bu doğrultuda gerçekleştirilen yasal düzenleme ve uygulamalarla Cumhuriyet döneminde öğretmenlik mesleği çok saygın etkin ve etkili bir meslek niteliği kazanmıştır. 1924'te öğretmenlik mesleği yasayla tanımlanmış. Böylece yasal bir meslek niteliğine kavuşmuştur. Bunda Atatürk'ün eğitime, öğretmene ve öğretmenlik mesleğine bakışı çok etkin ve belirleyici rol oynamıştır.
Atatürk'ün öğretmenlik mesleğine bakışı şu sözlerinde kesin bir nitelendirim açık bir anlamlandırım ve derin bir anlatım bulur:
- Dünyanın her yerinde öğretmenler insan topluluğunun en özverili ve saygıdeğer üyeleridir. (1923)

- Ulusumuzu yetiştirmek gibi kutsal bir görevi üstüne almış olan yüce Türk öğretmen topluluğu ...(1921)

-Gelecekteki kurtuluşumuzun saygıdeğer öncüleri olan Türkiye öğretmenleri...(1921)

- Hükümetin en verimli ve en önemli görevi milli eğitim işleridir..(1922)

- Cumhurbaşkanı olmasaydım Milli Eğitim Bakanı olmak isterdim...

- Benim asıl kişiliğim (niteliğim) öğretmenliğimdir. Ben milletimin öğretmeniyim...(1936)

- Eğitimdir ki ulusu özgür; şanlı ve yüksek bir toplum olarak yaşatır..(1924)

- Eğitim okul demektir. .(1919)

- Okul adını hep birlikte büyük saygı ile analım! (1922)

- Gerçek zaferi siz (öğretmenler) kazanıp sürdüreceksiniz..(1922)

- Eğitim bakanı olarak milli irfanı yükseltmeye çalışmak en büyük emelimdir.

- Bilim ordusunun değeri siz öğretmenlerin değeri ile ölçülecektir...(1923)

- Öğretmenler...bilim esasından kazanmaya başladıkları egemenliği sonuca ulaştırmalıdırlar.

- Bununla öğretmenlik mesleği gerçek gelişme devrine dahil olacaktır...(1924)

- Öğretmenler sizin başarınız Cumhuriyet'in başarısı olacaktır...(1924)

- Öğretmenler! Yeni nesil sizin eseriniz olacaktır...(1924)

- Öğretmenler! Cumhuriyet sizden fikri hür.Vicdanı hür.İrfanı hür nesiller ister...(1924)

- Milletleri kurtaranlar yalnız ve ancak öğretmenlerdir...(1925)
Atatürk Türkiye'yi yönettiği 1919-1938 yılları arasında geçen 19 yıllık süre içinde kamu önünde yaklaşık olarak en az 40 kez olmak üzere en çok milli eğitim ve öğretmen konularını ve dolayısıyla öğretmenlik mesleğini işlemiştir. Bu bağlamda 1'i Sivas Kongre'sinde 15'i TBMM 'ni açış söylevlerinde ve 9'u öğretmen kongre ve toplantılarında 4'ü halkla konuşmalarında 2'si CHP kurultaylarında 1'i İzmir İktisat Kongresini 1'i Anakara Hukuk Mektebini 1'i Cumhuriyet'in 10.yıldönümünü açış söylevlerinde 1'i Konya orduevinde subaylarla konuşurken ve 1'i de milletvekili seçim bildirgesinde 2'si basın önünde ve 1'i öğretmen okulunda olmak üzere kamu önünde en az 39 kez bu konuları ele almış:

Bu konularda görüş ve düşüncelerini açıklamış, ilkeler ortaya koymuş, değerlendirme ve önerilerde bulunmuş, yönergeler vermiştir. (Öztürk 1992:İnan 1983a ve 1983b: TDK 1979).Ayrıca çeşitli zamanlarda yaptığı okul ziyaretleri ile özel görüşme,söyleşi ve konuşmalarında da sık sık aynı konulara değinmiş, aynı konular üzerinde durmuştur.

Bu arada Atatürk, çağdaş Türk eğitiminde çok büyük anlam ve önem taşıyan Millet Mektepleri Başöğretmenliğine kabul ederek (192 öğretmenlik mesleğine çok somut ve etkin bir biçimde katılmıştır.Bu katılımıyla Öğretmenlik mesleğine çok büyük bir değer, onur ve saygınlık kazandırmış :öğretmenlik mesleğini yüceltmiştir.

Atatürk'e göre öğretmen " yetiştirici, eğitici, öğretici, yaratıcı, geliştirici" olmasının yanı sıra aynı zamanda " öncü, kurtarıcı, kılavuzlayıcı, yenileştirici, savaşımcı-devrimci, değişimci-dönüşümcü, örnek olucu, yükseltici , yüksek hizmet verici , kutsal bir görev üstlenici" dir. Bütün bunlarla Atatürk'ün tanımladığı öğretmenlik tam anlamıyla gerçek öğretmenliktir.

Atatürk'ün önderliğinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti'nde gerçek öğretmenlik mesleği ile Atatürk, Cumhuriyet, ulus ve çağdaşlaşma arasında doğal köklü ve sımsıkı bir bağ ve iç içe geçen derin bir ilişki vardır. Bu dönemde çağdaş Cumhuriyet öğretmenliği öne çıkan bir meslektir.
Prof. Dr. Ali UÇAN
Gazi Üniversitesi, Gazi Eğitim Fak. Öğretim Üyesi
ATATÜRK VE ÖĞRETMENLERİ
Atatürk'ün öğrencilik hayatında da, bu eşsiz büyük insanın Türk gençliği için imtisal örneği olacak pek çok enteresan hususlar vardır. O'nun hayatının bu döneminden elde kalmış veya sonradan bulunabilmiş izleri, bir araya getirerek Mustafa Kemal'in okul çağında yetişirken de nasıl seçkin bir memleket çocuğu ve örnek bir talebe olduğunu anlamak mümkün olmaktadır.

Atatürk'ün öğrenim hayatının da, devrinin her çocuğu gibi mahalle mektebinde ve ilâhilerle yapılan bir "bed'i elifba - elifbeye başlama" töreniyle başladığını, kendisinin çocukluk hayatı hakkında anlattıklarından öğrenmiş bulunuyoruz. Bu okul Koca Kasım Paşa mahallesindeki evlerine pek yakındı ve Hâfız Mehmet Efendi adında bir hocası vardı. Bu okula veriliş, rahmetli babasının, annesinin hatırını kırmamak için katlandığı bir zaruretti. Aralarındaki anlaşmaya göre bir kaç gün sonra Mustafa buradan alınmış ve Selânik'in şöhretli hocası ve mürebbisi Şemsi Efendi'nin(9) yeni metodla elifba öğretimi yaptığı özel okula yazdırılmış ve esas öğrenimine burada başlamıştır. Elimizde bu döneme ait herhangi bir belge bulunmadığı için küçük Mustafa'nın ilk okula başlayış tarihini ve yaşını kesin olarak bilmiyoruz. Herhalde altı yaşını bitirmiş olması gerekir. Mustafa okuyup yazmayı burada öğrenmiş, babasının ölümüne kadar, sonradan birleştiği "Feyziye" okulu ile sekiz sınıflı bir hale gelen ve Rüştiye kısmını da ihtiva eden bu okulun sınıflarını muntazaman takip etmiştir. Ele geçen resmî bir belgeye(10) göre Mustafa'nın babasının, 28 Kasım 1898'de öldüğü anlaşılmış bulunuyor. Buna dayanılınca Mustafa'nın bu sırada on iki yaşında olması ve Rüştiye sınıflarına kadar yükselmiş bulunması gerekmektedir.

Ali Riza Efendi'nin ölümünden sonra, Zübeyde Hanım'ın çocuklarını alarak kardeşinin Langaza'daki çiftliğine gidişi, Mustafa'nın öğrenim hayatına bir ara vermiştir. Onu burada civardaki Rum okuluna yollamayı düşünmüşler, istememiş; çiftliğin yazıcısı Karabet'in derslerinden de memnun kalmamıştır. Öğrenmek ve yetişmek imkânlarından mahrumiyetin verdiği huzursuzlukla bunaldığı görülen bu istidatlı çocuğu, annesi nihayet okula devam etmek üzere Selânik'e bir akrabanın yanına yollamak zorunluğunu duymuştur.
Selânik'e dönüşü ve evlerine çok yakın bir yerde olan Mülkiye Rüştiyesine girip bir müddet buraya devam edişi hakkında da kendisinin ve mahalle komşusu ve o bu okulda sınııfdaşı Mehmet Somer Bey'in(11) naklettiklerinden başka bir şey bilmemekteyiz. Yalnız şu kadar ki, babası 1893 Kasımında öldüğüne göre o kışı ve onu takip eden baharı Langaza'da geçirmiş olduğuna ve o vakitki usule göre okullar Hicrî seneye göre Recep ayında imtihanlar yapılamak ve Şevval başlarında derslere başlanmak suretiyle öğretim yaptıklarından, Hicrî 1311 senesinin Şevval'i, 1894 senesinin Nisan ayına rastladığına bakılarak, Langaza'da altı aydan fazla kalmadığı anlaşılmaktadır.

Mülkiye Rüştiyesinde Müdür Muavinliği de yapan ve Kaymak Hâfız diye anılan Hüseyin Efendi'nin, bir sınıf disiplinsizliğine sebep olduğu ve haksızlığa baş eğmediği için Mustafa'yı dövmesi, velev hocasından bile olsa tokat yemeyi insanlık haysiyet ve vekarına yediremeyen Mustafa'nın, büyük annesi tarafından çok geçmeden bu okuldan çıkarılmasına sebep olmuştur. Haksızlığa ve değersizliğe daima isyan eden Mustafa Kemal'in, gerçek hocalarına olan saygı ve bağlılığını gösteren örnekler ise onun hayatında pek çok görülmektedir.

Mustafa asker olmak istiyordu. Mahallesindeki komşuları arasında da bir çok subaylar vardı. Sabah akşam kışlalara vazifeye gidip gelen yüzlerce subayın geçtiği cadde, evlerinin penceresinden görülecek kadar yakınlarında idi. Bunun için de Askerî Okula girmesi ve o sistem içinde yetişmesi gerekiyordu. Annesi ise her nedense onun asker olmasını istemiyordu. O bu işi, bir oldu bitti ile halletti ve habersizce giderek imtihanla Selanik Askerî Rüştiyesine yazıldı. Geçirdiği imtihanda sağladığı başarıya bakarak onu, o tarihte öğrenim süresi dört yıl bulunan bu okulun üçüncü sınıfına almışlardı. Bunun da tarihini kesin olarak bilemiyoruz. Herhalde dördüncü sınıfa 1895 Ocak ayında geçtiğine göre, dersler kesilmeden en az beş altı ay önce bu okula girdiği düşünülürse, bunun 1894 Temmuz-Ağustos aylarında olması gerekmektedir.

Mustafa'nın bu okulu Mithat Paşa caddesinde, yeni ve oldukça güzel bir binaya sahip bulunan, muntazam ve disiplinli bir müessese idi. Dersleri ihtisas esasına göre okutan ve çoğunluğunu subaylar teşkil eden bir öğretim ve idare kadrosuna sahipti. İlk gençlik çağındaki iki yüz küsûr üniformalı subay adayı, tam bir disiplin içinde orta öğrenimle birlikte ilk askerlik eğitimlerini de burada görmekte idiler. Mustafa pek çabuk hocalarının ve okul idarecilerinin dikkatini çeken seçkin bir öğrenci olarak kendisini çevresine tanıtmıştı. Okulun matematik öğretmeni Yüzbaşı Mustafa Bey'in(12) genç öğrencisindeki büyük istidat ve olgunluğu teşhis ederek ona taktığı yeni adla tarihin malı olan "Mustafa Kemal", bu okuldan sınıfının kırk mevcudu arasında dördüncü olarak 1896 Ocak ayında ve onbeş yaşında mezun olmuştur. Bitirme imtihanında yalnız İslâm tarihinden 45 üzerinden iki numara noksan almak suretiyle bütün derslerden tam numara aldığını gösteren resmî kayıtlar, Harb Okulumuzun arşivinde bulunmaktadır. Selânik Askerî Rüştiyesinde Mustafa Kemal'e özel ilgi gösteren ve onu takdir eden öğretmenlerden biri de Fransızca öğretmeni Yüzbaşı

Nakiyüddin Bey'dir(13). Atatürk'ün sonradan birlikte Selânik'te Vatan
ve Hürriyet Cemiyeti şubesini kurdukları ve Meşrutiyetin ilânı için Adbdülhamit idaresine karşı Selânik'te İttihat ve Terakki gizli teşkilâtında beraber çalıştıkları bu ihtiyar hocasını da nasıl unutmadığını kendisine gösterdiği ilgi ve yakınlıktan anlamaktayız.

Mustafa Kemal'in öğrenim hayatının bu döneminde sadece okul çalışmalariyle yetinmediği, bilgisini genişletmek, kültür seviyesini yükseltmek için o günün şartları içinde, çevresinde çıkan yayımları takip ettiği, yarışmalara katıldığı da görülmektedir. O tarihlerde Selanik'te ileri fikirli bir kaç öğretmen ve yazar "Çocuklara Rebher" adı altında haftalık bir dergi çıkarmaktadırlar(14). Arı Türkçe dâvasının öncülerinden olan bu derginin bir çok sayılarında fen ve matematik konularında yapılan yarışmaları başaranların başında Askerî Rüştiye son sınıf öğrencilerinden Mustafa Kemal isminin görülmesi, onun geniş kültürünün ve sonsuz okumak ve öğrenmek aşkının, daha çocuk sayılabileceği yaşlarda dahi var olduğunu bize anlatan bir tanıktır. Türk dilini öz benliğine kavuşturmak ilhamını ilk defa bu dergideki yazılardan almış olduğu da düşünülebilir.

Mustafa Kemal Rüştiyeden sonra Lise öğrenimini yapmak üzere bağlı olduğu bölgenin Askerî İdadisine, Manastır'a gitmiş ve burada yatılı ve daha üstün dereceli bir okulun hayat ve öğretim şartlarına intibak etmiştir. Sınıf arkadaşlarını yalnız Selânik'tekiler değil, Üsküp'ten, İpek'ten, İşkodra'dan, Yanya'dan ve Manastır'dan Askerî Rüştiyeleri bitirerek gelen öğrenciler teşkil etmektedir ki, böylece çeşitli mizaç, karakter ve seviyede genç insanla tanışmak, anlaşmak ve sevişmek ve onlara kendini kabul ettirmek hususunda Mustafa Kemal'in üstün vasıflarının burada da büyük bir rol oynadığı şüphesizdir. Mustafa Kemal'in Îdadî sınıf arkadaşları arasında bulunan şair ve hatip Ömer Naci'nin, onun edebiyata merakını nasıl körüklediğini ve kitabet hocaları Alay Emini Mehmet Âsım Efendi'nin de, bu iş senin asker olmana mıâni olur diye, bu meyli nasıl kösteklediğini Mustafa Kemal'in bu devre ait hatıratından öğrenmekteyiz.

Mustafa Kemal'in okulda öğretilenle yetinmiyerek daha iyi bir Fransızcaya sahip olabilmek için, yaz tatillerinde Selânik'e annesinin yanına geldiği zamanlar, Tophane'deki, hâlâ faaliyetine devam etmekte olan ve 1888'de kurulmuş bulunan, "College des Freres de la Salle"in özel kurlarına devam ederek Fransızcasını takviyeye çalıştığını da yine kendisi bize nakletmektedir. 1959 sonbaharında okulun eski kayıtları arasında, belki kendisine ait bir iz bulunur ümidiyle, ziyaret ettiğim bu okulun ikinci müdürü Frere George, işgaller sırasında eski kayıtların kâmilen yok olduğunu, fakat 1941 de 92 yaşında ölen ve Mustafa Kemal'e bizzat hocalık yapmış bulunan Frere Rodriguez'in, Mustafa Kemal'i çok iyi hatırladığından ve subay olduktan sonra da zaman zaman kendisinden ders almıya geldiğinden; gayet ciddî, zeki ve çalışkan ve elinde daima kitap bulunan bir genç olarak hâfızasında iz bıraktığından sitayişle bahsettiğini ve vakitsiz ölümünden çok üzüldüğünü söylemiştir.

Mustafa Kemal'in Manastır İdadisindeki hocalarından ve ondaki tarihe merak ve sevgiyi beslemekte rolü bulunduğu da bizzat Atatürk tarafından ifade edilmiş bulunan Topçu Kolağası Mehmet Tevfik Beyi(15) de bu vesile ile saygı ile anmak bir borçtur. Süleyman Hüsnü Paşa'nın tarih anlayışına göre yetişen bu zat, devrinin dar Osmanlı tarihçiliği görüşünden uzak ve Türk tarihini bütün genişliği ve eskiliğiyle kavramış ve öğrencilerine dersini sevdirerek esaslı bir tarih kültürü vermiş öğretmenlerimizden biridir. Atatürk bu değerli hocasına da beslediği şükran ve minneti göstermiş, onu da henüz dershaneden ayrılamamış olduğu hayatının son yıllarında, Milletvekili adayı göstererek, Büyük Millet Meclisinde de yer almasını sağlamıştır(16). Mustafa Kemal'in Manastır İdadisi öğrenciliği dönemi 1897 Türk-Yunan savaşının cereyan ettiği, millî hisler geçici bir zaferle kamçılandıktan sonra, İkinci Abdülhamid'in büyük devletler önünde baş eğerek kazanılan galibiyeti mağlubiyete çevirdiği günleri de içine alır ki, yaşanmış bu tarihî ibret dersinin yetişme çağındaki bu genç üzerinde ne derin izler bırakmış olduğundan da bir an şüphe edilemez.

Manastır Askerî İdadisinde Mustafa Kemal'in ilk seneye ait öğrencilik hayatı hakkında, resmî bir belgeye sahip değiliz. Fakat 1897 Aralık ayında ikinci sınıftan üçüncüye geçerken yalnız kitabetle Fransızcadan 45 üzerinden birer notunun kırık bulunduğunu ve 52 mevcut arasında üçüncü olarak sınıf geçtiğini, 1898 Kasım ayında da okulu her dersten tam numara almak suretiyle ve 54 mevcutta ikinci olarak bitirip idadi diploması aldığını gösteren kayıtlar Harb Okulumuzun arşivinde bulunmaktadır(16). Böylece o' 18 yaşına henüz basmış bulunduğu bir çağda İstanbul'a, devlet merkezine gelmiş ve Pangaltıdaki Tarihî Okula, Mekteb-i Harbiye'ye 1283 apolet numarasiyle 13 Mart 1899' da yazılmıştır.

Mustafa Kemal'in Harbiye hayatı, üç sene sürer. Bu devreden bize kalmış olan en değerli hâtıra, onun okula kaydolunduğu gün kayıt defterine işlenen çiçek künyesidir ve bu şahsî hukuku yönünden elde mevcut belgelerin en eskisidir. Sözü geçen ve 1315 duhullülere mahsus künye defterinin "Manastır İdadisinden vürut eden şakirdan" başlığı altındaki kısımda :

Selânik'te Koca Kasım Paşa Mahalleli Gümrük Memurlarından müteveffa Âlî Riza Efendinin mahdumu uzun boylu beyaz benizli 96

şeklinde yazılı olan bu kayıtta, onun Harb okuluna giriş tarihi 1 Mart 1315 (13 Mart 1889), çıkışı 28 Kânunu Sani 1317 (10 Şubat 1902) olarak görülmektedir. Harb Okulunun ilk smıfinda geçirdiği seneye ait kayıtlar maalesef kaybolduğundan bu seneki durumu hakkında bir şey bilmiyoruz. Yalnız kendisi hâtıratında İstanbul'da geçirdiği bu ilk seneyi "Birinci sınıfta saf gençlik hayallerine tutuldum. Dersleri ihmal ettim. Senenin nasıl geçtiğinin hiç farkında olmadım. Ancak dersler kesilince kitaplara sarıldım" samimî itirafiyle değerlendirmektedir ki, onun gençliğin en buhranlı bir devrinde bile nefsine hâkimiyetini gösteren bu davranışı hayranlıkla dikkati çekmektedir. Fakat ikinci sınıfta Mustafa Kemal'in kendi kısmında dördüncü ve 460 mevcutlu sınıfı içinde de yirminci olarak sınıf geçtiğini ve notlarının genel olarak tam olduğunu görüyoruz. Son seneyi de mevcudu 459' a inen sınıfının sekizincisi olarak bitirmiş ve (piyade 1474) sicil numarasiyle ve Teğmen rütbesiyle sekiz sene önce Selanik'te içini yakan bir ateş sevgiyle ulaşmak istediği gayeye varmış, Türk Ordusunun şerefli bir subayı olmuştur. Henüz yirmi bir yaşındadır. Ve üç seneden beri yalnız izin günlerinde taşıdığı kılıcı, artık mesleğinin en yüksek ve şerefli rütbesine, Mareşalliğe yükselinceye kadar taşıyacaktır.

Memleketin hemen her köşesinden toplanmış aydın bir gençliği, derin bir vatan sevgisi ve meslek aşkiyle tek bir bayrak altında memleketin varlığını korumaya hazırlayan bu Ocak, o dönemde II. Abdülhamid'in en çok çekindiği, ürktüğü müesseselerin başında gelmektedir. Sarayın bu şüphe ve vehmi de pek yerindedir. Çünkü Mustafa Kemal ve arkadaşları memleketin içinde bulunduğu kötü durumu, bozuk ve keyfî idareyi bütün iğrençliğiyle görüp bilmekte ve onu devirmek için, 1876' da olduğu gibi sadece kendilerine "Haydi çocuklar!" diyebilecek bir Süleyman Paşa beklemektedirler. Namık Kemal'in, Abdülhak Hâmid'in gizli gizli elden ele dolaşan kitapları koridor köşelerinde, geceleri yatakhane lâmbasının kör ışığı altında okunmakta ve kulaktan kulağa gazetesi ile veya bahçenin bir köşesinde çevrilen bir arkadaş halkasının güven ve samimiyeti içinde, dertler ortaya dökülmekte ve çok defa genç Mustafa Kemal'in bu gibi toplantıların güzel konuşan hatiplarinin başında geldiği dikkati çekmektedir.

Harb Okulunu üstün derecelerle bitirenler, o zaman uygulanan rejime göre, yine aynı çatı altında bulunan ve bugünkü Harb Akademisine esas teşkil eden Erkânı Harbiye sınıflarına üç sene devam ederek ve ilk sene imtihanını verince Üstteğmenliğe yükselerek Okulu bitirince de Yüzbaşı rütbesiyle Kurmay olurlar veya bu hizmetlerde de yardımcı görev alabilecek "mümtaz"lar sınıfını teşkil ederlerdi. Mustafa Kemal'in sınıfından da 37 genç böylece sözü geçen sınıfa ayrılmış ve Onun için yeni bir öğrenim safhasıbaşlamıştı.

Bu dönemde Mustafa Kemal'in bir yandan meslekî bilgilerini geliştirirken, bir yandan da günün meseleleri üzerinde arkadaşlarıyla düşünerek ve tartışarak, kendisini geleceğin büyük problemlerini çözmiye hazırlamakta olduğunu görmekteyiz. Hayatının bu günlerini Profesör Bayan Âfet İnan, şu satırlariyle pek güzel canlandırmaktadır(17).

"Harb Akademisinin mahdut sayıda olan genç subay talebeleri, yeni hür fikirler etrafında toplanmakta, hattâ el yazısiyle bir de gazete çıkarmaktan çekinmemektedirler. Binlerce Harb Okulu talebesine hitabeden bu yazılar, bizzat Mustafa Kemal'in kaleminden çıkmakta ve bu gizli teşekkülü de o idare etmektedir. Bu hal mektep idaresi tarafından haber alınmakla beraber, kendilerine karşı cezaî tedbir yapılmadığını ve müsamaha ile karşılandığını bizzat Mustafa Kemal, hâtıratında itiraf etmiştir. O üç yıllık talebeliği esnasında anlayışlı, zeki ve çalışkan bir uzuv olarak hocalarının takdirini ve dikkat nazarlarını çekmiştir. Ancak o kendi benliğinde mânevi huzursuzluk içinde idi. Mâna ve mahiyetini bir türlü anlıyamadığı duyguların tesiri altında, küskün, kederli ve içinden gelen bir isyan duygusu ile dolu bir halde yaşıyor, okuyor, ne bulursa okuyor ve yazıyordu. Hocalarının verdiği askerî problemleri halletmiye çalışırken, âdeta istikbalin meydan muharebelerini idare eden bir kumandan edasındadır".

Onun "Gerilla" konusundaki(1 dersi, amelileştiren bir problemi, tabiye hocaları Nuri Bey'den isterken, 15 yıl sonra İstiklâl Savaşında uygulayacağı bir taktiğin ön sezisini duyduğunu kabul etmekte asla tereddüt edilemez sanırım. Nitekim O, on yıl sonra Çanakkale'de Anafartalar Kahramanı olarak tarihimizde san aldı ve on yedi yıl sonra da Dumlupınar'da düşmanı yok eden orduların Başkomutanlığını yaptı.

Mustafa Kemal'in Akademi sınıfı, öğrenim devrelerini 11 Ocak 1905' de tamamlamış ve 13'ü Kurmay, 24' dü Mümtaz olarak diploma almışlar ve ordu saflarına katılmışlardır.

Yüzbaşı Mustafa Kemal, üstün başarılı notlarla bu kalabalık sınıfin beşincisi olarak 24 yaşında hayata atılmıştı. Fakat vatanına ve milletine hizmet etmek, insanlığın şerefi sayılmak, dünyanın ölmezlerinden biri olmak imtihanında o, her anlamiyle birinci olmuştur.

Atatürk'ün hayatına ait hâtıralar ve belgeler arasında, onun öğrenim hayatından kalmış olanlar Harb Okulundaki bir iki defterden ibaret bulunmaktadır. Ve bunun dışında hemen yok denilebilecek kadar azdır ve vaktinde de toplanamamıştır. Bundan sonra elde edilmesi ihtimali de pek zayıftır. Bununla beraber Türk Devrim Tarihi Enstitümüzden bu alanda devamlı ve plânlı bir gayret beklemek, Atatürk'ün aziz hâtırasını, büyük bir bağlılıkla ve bütün dünya milletleriyle beraber andığımız ölümünün bu yirmi beşinci yıldönümünde, kuvvetle duyduğumuz bir istektir.

Atatürk'ün ilmî hayatiyle ilgili bu yazımı, onun öğrenciliği ile değil fakat öğretmenlik sıfatı ile ilgili olan ve büyük zaferden sonra

Türk ilim çevrelerinin büyük kurtarıcıya duyduğu minnet ve şükranın bir ifadesi olarak, 19 Eylül 1338 (1922) tarihinde kabul edilen,
fakat sonraları her nasılsa unutulan "Darülfünun Edebiyat Fakültesi
Fahrî Müderrisliği" payesine ait diploma, törenle Mustafa Kemal'e
verilirken, Harb Okulunda kendisinin eski Fransızca hocası, Türk
Tarih Kurumu'nun kurucu üyelerinden ve İstanbul Darülfünunu
Müderrislerinden rahmetli Necip Asım Bey'in(19) söylediği sözlerle
bitirmek istiyorum.

Bu hususta İstanbul Üniversitesince alınmış olan kararın metni de şudur :
"İstanbul Darülfünunu Edebiyat Medresesi Meclis-i Müderrisini on dokuz Eylül üç yüz otuz sekiz tarihinde, akdettiği içtimada millî mücadelenin büyük kahramanı ve yeni Türk devletinin müessisi olan Başkumandan ve Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine, Türk milletinin ve Türk harsının istiklâlini müeyyit ve İslâm kavimlerinin halâsına müteveccih olan tarihî mesaisini takdir ve tebcil ettiğinin bir delili olmak üzere Edebiyat Medresesi, Fahrî Müderrislik unvanını tevcihe müttefikan karar vermiştir".

Bu payenin diploması, Fakülte Profesörlerinden kurulu bir heyet(20) tarafından kendisine, heyete başkanlık eden Prof. Necip Asım tarafından söylenen aşağıdaki nutukla sunulmuştur :
Paşa Hazretleri,
Cihan Harbi neticesinde Sevr muahedesiyle kolu kanadı kırılan
Türkiye'yi kurtarmak için celâdet meydanına atıldınız. Her türlü
yokluk içinde hârikalar icadettiniz. Sözünüzü yerine getirdiniz, hür
ve müstakil bîr Türkiye yarattınız. Bu hârikaların mübdi'ine bir çok
hem de muhik unvanlar vermekle millet zat-ı âlilerini en yüce mertebelerde tebcil eyledi, işte Darülfünun Edebiyat Medresesi de [IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/KORKMAZ/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG](21) düsturuna istinat ederek, size rütbelerin en yücesini,
Müderris payesini tevcih etmekle muhik ve ulvi bir vazife ifa eylediğine
kanidir. Öteden beri teveccühleriyle müftehir olan Darülfünun, bundan böyle de kendi ailesine kazandığı zatın feyz ve dehasıyle iftihar eder.

9- Biyografisi için bakılablilir: Atatürk'ün İlk Öğretmeni Şemsi Efendi ve Okulu - Faik Reşit Unat, Eğitim, Sayı: 3 S. 38-42 ( Mart 1963, Ankara); Bizim Selânik'te Bir Gezinti- Ali Canip Yöntem, Yayın Tarihimiz, C. I, S. 328, İstanbul 1962.
10- Kız kardeşi Makbule Hanıma ilk kocasından ayrıldıktan sonra babasından aylık bağlanmasına ait dosyada Ali Rıza Efendi'nin Çayağzı Rüsumat Memuru iken bu tarihte ölmüş olduğu gösterilmektedir.
11- T.B.M. Meclisinin Dördüncü ve Beşinci Dönemlerinde Kütahya Milletvekili.
12- Harb Okulunun 1297 (1882) yılı mezunlarından Üskülüp Mustafa Sabri Bey.
13- Cumhuriyet yıllarında Üçüncü Devrede Elazığ ve Dördüncü, Beşinci devrelerde Muş'dan Milletvekili seçilen Nakiyüddin Yücekök (1866-1945).
14- Mustafa Kemal Selânik Rüşdi-i Askerî Mektebi Son Sınıf Talebesi İken - Ali Ulvi Elöven, Uludağ, Sayı 18. Ekim 1932, Bursa.
15- T.B.M. Meclisinin Beşinci Döneminde Diyarbakır milletvekili seçilen Türk Tarih Kurumu üyelerinden Tevfik Bilge (1865-1945).
16- Her dersten almış olduğu notlar hakkında daha geniş bilgi için şu yazıya bakılabilir. Atatürk'ün Öğrencilik Hayatına Ait Bazı Notlar - Faik Reşit Unat, Devrim Gençliği, Sayı: 17, S. 10-11, Kasım 1953, Ankara
17- Atatürk Hakkında Hâtıralar ve Belgeler, S.9, Ankara 1959.
18- Gerilla Hakkında İki Hatıra - Âfet İnan, Belleten, Sayı: I, S. 10-14, 1 Ocak 1937, Ankara.
19- T.B.M. Meclisi 3-5 inci dönemlerinde Erzurum Milletvekili Necip Asım Yazıksız (1861-1935).
20- Atatürk'ün Tarihçiliği ve Fahri Profesörlüğü Hakkında Bir Hatıra - Şemsettin Günaltay, Belleten, Sayı: 10, S. 273-274, 1 Nisan 1939, Ankara; Hakimiyet-i Milliye, 24 Haziran 1923.
21- "İlim rütbesi rütbelerin en yücesidir." (Arap atasözü).
FAİK REŞİT UNAT
ATATÜRK KONFERANSLARI
1963 1, 2. Baskı 1991, Türk Tarih Kurumları Yayınları
BİR EMEKLİ ÖĞRETMENİN VEDA KONUŞMASI
Sevgili çocuklarım. Benim iyi öğrencilerim,
Bu gün sizler yeni bir ders yılına başlıyor, bense öğretmenliğimin 50. yılını yaşıyorum. Büyük zaman dilimlerinden bir yüzyılın yarısı.
Cumhuriyetimizin kurulduğu acı günler içinden geldim. Mustafa Kemal Gazi'nin, Atatürk'ün yolundan, izinden geldim. Bu yapıya öğretmen yönümle, yönetici yönümle, sanatçı yönümle küçük taşlar koydum. Bunlar arasında bilgi, düşünce duygu ve en önemlisi inanç yapılarına harç kattığım sizler de varsınız. Üç yıldan beri aranızdayım. Şu anda okuttuğum öğrencilerimle; kendilerine sınıf
dışı hocalık ettiğim sizlerin karşısında nasıl bir heyecanı taşımakta bulunduğumu takdir edersiniz.

Sevgili çocuklarım,
Burası benim son okulum, sizler son öğrencilerim, değerli hocalarınız da son öretmen arkadaşlarımdır. Demek istiyorum ki, 50 yılın özü, sonu hiç unutulmayacak olanı sizlersiniz... Anılarınız, hayalleriniz gözlerimden ve yüreğimden hiç silinmeyecek! Bilimde, sanatta, memleket kaderinde söz sahibi, büyük hizmetler sahibi binlerce öğrencimin heykelleşen son görüntüleri, son kıymetli emanetleri sizlersiniz. Sizleri son durağıma kadar gönlümde taşıyacağım...
Benim yiğit.
Benim güzel.

Benim iyi öğrencilerim.
Bu, benim size son dersimdir. Müsade ederseniz son dersimi de boş geçirmeyeyim. Dersimizi boş geçirmeyelim... Sizlerden
50 yıl boyunca istediklerimi, her şeyin üzerinde istediklerimi bir kere daha tekrarlayalım, özetleyelim: Bu vatanın, bu milletin çocuklarısınız.
vatan, bu millet sizin oldukça siz de varsınız, o yoksa sizler de yoksunuz, Ona karşı mert, çalışkan ve doğru olunuz... Çağımız bilgi çağı, teknik çağı, yüksek kültürler çağıdır. Öğrenimde amacınız sadece bir yukarı sınıfa geçme değil,
sadece bir diplomaya sahip olma değildir. Asıl amacınız geçerli, etkili, faydalı ve sizi her toplumda, her işte Ön planda tutacak üstün bir kültür ve yeteneğe sahip bulunma olmalıdır. Ülkelerin nüfusu arttıkça, ülkemizin nüfusu arttıkça buna daha da çok ihtiyaç duyulacaktır. Bunu da akıldan çıkarmayınız..,
Okulunuzu, öğretmenlerinizi seviniz. Büyük başarılarınız ancak bu el ve gönül birliğinden doğar. Ailenizi seviniz. Allesiz mutlu olmak mümkün değildir, Onların emeğini, sevgisini, dileklerini iyi değerlendiriniz, içinde doğup büyüdüğünüz yuvayı hep sıcak bulunuz, hep sıcak tutunuz, Sıcak tutunuz ki, yakın gelecekteki sizlerin yuvaları da sıcak ve mutlu olsun. Aileler sağlam, yuvalar mutlu olmazsa vatan zayıf düşer, millet sevgi gücünü kaybeder.
Tanrı'nın size ve güzel yurdumuza bağışladığı nimetlere şükürler olsun deyiniz, Az bulursanız, bu toprakları daha verimli, daha sevimli yapmak için biraz da sizler gayret gösteriniz, eksiğini tamamlayınız. Yani sizlere de iş düştüğünü biliniz. Yurdumuz buna her yönden elverişli ye lâyıktır. Böylece yaşamayı, tabiatı ve dünyayı daha güzel ve daha sevimli bulursunuz.
insanları, insanlığı seviniz. Dünya artık çok küçülmüştür. En uzak ülkeler bile birbirleriyle kapı komşu gibi mesafeleri kısaltmışlar, yakınlaşmışlar, Komşular dost geçinmelidir. Birbirlerinin zararına davranış içine girmedikçe birbirlerinden sevgilerini esirgememelidirler...

Sevgili öğrencilerim, Sevgili arkadaşlarım.
Sevgili anne, baba ve kardeşler,
Sanıyorum ki, bana ayrılan beş dakikalık son dersin, son dersimin mânevi zili çalmak üzeredir. Başarılarınız ve mutluluğunuz için yüreğimin bütün cömertliğiyle Tanrı'dan dileklerde bulunacağım. Bu bir veda konuşmasıdır. Yollarımız ayrılıyor demeye dilim varmıyor. Yollarımız hiçbir zaman ayrılmayacaktır. Çünkü hepimiz; büyüğümüz, küçüğümüz Atatürk'ümüzün, Ata'mızın yolundayız. Bıraktığımız iz ve eserlerle bundan sonra da hep beraber olacağız. Bizden sonrakilerle de beraber olacağız. Bir evin başka başka odalarında gibi... Hepinizi bu duygu ve düşünceler içinde sevgiyle kucaklarım.
Coşkun ERTEPINAR
Milli Eğitim Dergisi
BEN ATATÜRK'ÜN ARKADAŞIYIM (*)
"Ben 1920 yılında Ankara'da doğdum bütün çocukluğumda bu kentte geçti. Atatürk'te benim doğduğum yıllarda Ankara'ya gelmişti. Biz çocukluktan çıkmaya çabalar, büyürken, Atatürk'te büyüyordu.Atatürk'ü tanıdığımda sanıyorum ki 7-8 yaşlarındaydım. İstasyondan Samanpazarı'na çıkan yokuşun ortalarında, o zamanlar, Türk Ocağı denilen mermer, görkemli bir yapı yükseliyordu. O günlerin Ankara'sında Atatürk hemen, hemen haftanın birkaç gününde gelir, bu yapının yükselişi ile ilgilenirdi. Evimiz denizciler caddesinde olduğundan, benim yaşımdaki çocuklarda gider, bu yapının kırık mermerlerinden birer parça alır, gazoz kapağı oynardık. Bu oyun gazoz kapaklarını bir çemberin içine dizmek ve oradan bir mermerle dışarı çıkarmak biçiminde oynanırdı.

Mermer kırıklarını almaya gittiğimizde çoğu zaman Atatürk'ü görürdük. Otomobilin çevresinde motosikletli polisleri, arabalara binmiş yakınları ile Atatürk'ün gelişi her zaman belli olurdu. Benim yaşımdaki, mermer almaya gelmiş çocuklarda yani bizlerde tek sıra dizilir, Atatürk'ün önümüzden geçmesini beklerdik. Bizi böyle askermişçesine tek sıralı dizilmiş gören Atatürk'te önümüzden geçerdi.

Artık öyle olmuştu ki biz de Atatürk de birbirimizin tanışı olmuştuk. Bazen önümüzden geçerken kimimizin yanağından sıkar, saçını okşar, kimimizin adını sorardı. Bu tanışıklık,Türk Ocağı'nın yapımına kadar aylarca yıllarca sürdü.Öyle olmuştu ki, Atatürk çoğumuzun adını unutmayacak kadar bizleri tanımıştı.Tek sıra olduğumuzda, " Nasılsın Mehmet? Nasılsın Ahmet? Sınıfını geçtin mi? Kuş palazı olduğunu duymuştum iyileştin mi? " gibi sorular soracak kadar bizleri tanır olmuştu.

İlkokulu bitirdik, ortaya başladık. O zaman Ankara'da bir ortaokulla bir lise vardı, ikisi de bir arada öğrenim yapardı.Atatürk Çankaya'da sıkıldığı zamanlar okulumuza gelir, bazı sınavlara girerdi. Sınavlarda sorular sorardı. Lisede, sorulan sorulara iyi yanıt verenleri Avrupa'ya okumaya yolladığını duyardık. Bunları duydukça da, "Ah, Atatürk bizim sınavımıza da girse bizde sorulara yanıt versek bizi de Avrupa'ya gönderse....." diye özenirdik.
Benim sınavlarıma girmedi. Başka arkadaşlarımın sınavlarına girdiğini biliyorum. İçlerinde Avrupa'ya gidenler de oldu.

Biraz daha büyüdük, izci olarak Atatürk'ün önünden Cumhuriyet bayramlarında geçtik. 19 Mayıs törenlerinde önünde jimnastik gösterileri yaptık. Adı sonradan Türk Ocağı'ndan Halk Evi'ne çevrilen yapıda verilen öğrenci temsillerinde oyunlar oynadık. Bizleri de hep gördü lisenin son sınıfında idim. Bir öğleye doğru idi. Dersten çıkıp bahçede oynarken Halk Evi'nin tepesindeki bayrağın yarıya indirilmiş olduğunu gördük. Okulu, öğretmenleri , yöneticileri bir hüzün kaplamıştı. "Ne oluyor?" dememize kalmadı. Atatürk'ün öldüğü, bayrağın onun için yarıya çekildiği kara haberi kulaktan kulağa dolaştı. Öğretmenlerimiz ne yapacaklarını, bize ne diyeceklerini şaşırmışlardı.
"Hadi, bu gün okul kapalı..." dediler. Evlerimize gittik.

Atatürk'ün İstanbul'da öldüğü haberi bütün kente yayılmıştı. O zamanlar Ankara Atatürk demekti. Ankara başımıza çöker gibi oldu.
" O benim arkadaşımdı...." diye hıçkıra, hıçkıra ağlamıştım. Büyükler, " Nereden arkadaşın oluyor? " diye sorduklarında:
" Mermer alırken, hep bizi sever okşardı. " diyordum. Bundan olacak, Atatürk'e hep çocukluk arkadaşım gözüyle bakmışımdır.
Onun yüceliğini aradan çok yıllar geçtikten sonra daha iyi anlıyorum. Ama anlatabiliyor muyum?...."
(*) Anı, gönderen kişiye ait değil, bir alıntıdır.
Gönderen : Uğur YİYİT
Keçiören Lisesi / ANKARA
BİR DAHA GELSEM DÜNYAYA
Güneşli bir yaz sabahıydı. Güneşin bütün ışıkları dolmak istermişcesine sızıyordu odanın penceresinden içeri. Güneşin pırıltıları gibiydi genç öğretmenin duyguları da. Sabahın ilk saatleri, güneşin ilk ışıkları yeni umutların ve çalışmaların başlangıcıydı onun için. Masasına oturmuş o gün yapacağı işleri plânlıyor, önceliklerini belirliyordu. Kapısı çalındı o sırada. Orta yaşlı bir bey, bir bayan ve bir çocuk bekliyordu kapının önünde. Önce baba girdi içeri, hayatın bütün yükünü taşır gibi sanki omuzlarında, neyle karşılaşacağını bilmeyen bir insanın tedirginliğiyle süzerek etrafı. Anne gelmeye çalışıyordu arkasından. Ama pek de rahat gelemiyordu. Çünkü kızı çekiyordu eteğinden geriye doğru. Girmek istemiyordu içeriye. Annenin ısrarları ve çabaları sonucu içeriye doğru yöneldi. Anne önde o arkada girdiler içeriye. Kız annenin eteğine sıkıca sarılmış, arkasını da duvara dayamış olarak, kocaman yeşil gözleriyle süzdü bir anda içeride olup bitenleri.

Yedi sekiz yaşlarındaydı. Kıpkırmızı yanakları terlemeye başlamıştı. Ne olup bittiğini, nereye, niçin geldiğini anlamaya çalışan birinin telâş ve ürkekliği vardı bütün hareketlerinde. Ürkek bir kuş gibiydi âdeta. Yüreğinin çırpınışı bile yansıyordu sanki odaya. Belli ki yolunda gitmeyen bir şeyler vardı, çocuk için. Dünyayla ve insanlarla olan ilişkisi yolunda gitmiyordu. Esirgemişti doğa ondan bir güzelliğini. Öğretmen karmaşık duygular içinde çocuğu izlerken, baba sözlerine başladı. Nedenler, niçinler, pişmanlıklar, hastaneler, doktorlar, tedaviler, üzüntüler, küskünlükler, duygusal çöküntüler, sevinçler, mutluluklar, hayal kırıklıkları, hepsi vardı beş dakikalık konuşmanın içinde. Evet belli olmuştu o kırmızı yanaklı, kocaman yeşil gözlü, ürkek serçe kuşu gibi tavırlar içindeki güzel kızın tutumlarının nedeni. Çocuk işitme engelliydi. Çevresindeki o yoğun sis bombardımanını hiç mi hiç algılayamıyor, bu nedenle hiçbir sözel isteğimize tepki vermiyordu. İnsanların en önemli sosyal özelliği olan konuşma becerisini kazanamamıştı. Annesine, babasına, kardeşlerine, sıcak, sevecen ve çocuksu sesiyle bir defa bile seslenememişti. Anneciğim! diyerek, sarılamamıştı kendisini doğaya armağan eden o fedakâr insana.

Tabi her ne kadar hissetsek de o insanların bakışlarından ve yüz ifadelerinden yaşadığı duyguları, yine de mümkün değil aslında anlamak, içlerinde kopan fırtınaları. Sohbet uzadıkça uzuyordu. Belki de baba, ilk kez duygularının bu kadar iyi anlaşıldığını düşünüyor olmalı ki; bardaktan boşanırcasına yağan yağmur gibi boşalıyordu duyguları dudaklarından. Anne, baba ve öğretmen arasında süren duygu yoğunluklu bu konuşmalardan sonra sıra çocuğun eğitim geleceği ile ilgili plânlar yapmaya gelmişti. Çocuk bir okula gönderilmeliydi, gönderilecekti. Fakat öğretim yılının ortasıydı. Bu nedenle gelecek öğretim yılına kadar çocuk için, okula hazırlama ve konuşma eğitimi programı hazırlandı. Randevular verildi, çalışmanın amacı anlatıldı aileye. Evet zorlu bir uğraş başlamıştı, öğretmen ve güzel kız için. Günler, haftalar, aylar; çizgiler, harfler, sayılar; ses tanıma ve dudaktan okuma çalışmaları derken, üç dört ay geçmişti aradan. Pek de mesafe kat edildiği söylenemezdi aslında. Çünkü çocuk hiç hazır değildi. Sesin ne demek olduğunu algılayamıyor, konuşma gereğini, konuşarak iletişim kurulduğunu kavrayamıyordu. Ses denen bir şey yoktu dünyasında. Öğretmen usanmadı, sabırla devam etti çalışmalar. Bir kelime bile duymak çok önemliydi çocuğun ağzından.

Çalışmanın beşinci altıncı ayına gelindiğinde nihayet çocuk, çok basit birkaç kelimeyi dudaktan anlayarak ve resimlerden tanıyarak söylemeye başladı. Sesi keşfetti. Sesin ve konuşmanın anlamını kavramaya başladı. Öğretmen motive olmuş, daha bir azimle çalışmaya başlamıştı. Öğretmen, yapılan çalışmaların, harcanan emeklerin boşa gitmediğini, çok zor da olsa çocuğun konuşmayı da öğrenebileceğini aileyle paylaşmak istiyordu. Ve bir çalışmanın başlangıcında baba da alındı çalışma odasına. Çocuğun söyleyebildiği kelimeler gösterilecekti babaya. Öğretmen çocuğa dönerek, alçak bir ses tonu ve belirgin dudak hareketleriyle, babasını göstererek"baba" dedi. Çocuk bağırarak"baba, baba" dedi. Tekrar, tekrar "baba, baba, baba" dedi. O sırada öğretmen babayla göz göze gelmişti. Hiç de beklemediği ve hazırlıklı olmadığı bir durumla karşılaştı. O anda, babanın yüzündeki ifadeyi ve duyguyu tarif etmek imkânsızdı aslında. Heyecandan kızarmış bir yüz, sevinçten parlayan ve minnet duygularıyla ışıldayan gözler, gözlerden akan damla damla yaşlar ve şükürle havaya kalkan eller.

Öğretmen dayanamadı bu duygusal ortama. İçi dolmuştu. Ama öğretmendi ya, ağlamak olmazdı öğrencisinin yanında. İçini çekerek ve derin nefesler alarak koridora çıktı, baba ve kızı duygu dolu dünyalarında baş başa bırakarak. Baba haklı diyordu aslında, içinden. Çünkü sekiz yıl beklemişti baba, o kelimeyi duymak için. Dile kolay, tam sekiz yıl beklemek, bir "baba" demesini duymak için yavrusundan. Öğretmen rahatlamak için dalgın dalgın yürüyor, büyük bir gurur ve iç rahatlığıyla, "iyi ki öğretmen olmuşum" diyordu. Hayatı boyunca yapmaktan hep şeref duyacağı mesleğiyle bir defa daha övünüyordu. Başka hiçbir şekilde yaşanamazdı çünkü az önce yaşadığı gurur. Bir defa daha gelsem dünyaya... yine öğretmen olurum diyordu, içinden. Hayır hayır yüz defa daha gelsem dünyaya, yüz defa daha öğretmen olurum, diyordu. Gözleri ufuklara dalarak, kendi kendine "genç öğretmen, henüz işin bitmedi, metin olmalısın, duygularını belli etmemelisin. Hayatında belki de daha çok sayıda, büyük kırmızı yanaklı ve kocaman yeşil gözlü güzel çocukla karşılaşacaksın. Daha yolun başındasın, çok çalışmalısın."
Fahri ACAR
Rehberlik ve Araştırma Merkezi Müdürü / ARTVİN
GERİLLA HAKKINDA İKİ HÂTIRA
II nci Abdülhamit devri.. İstanbulda, Harp Akademisinde bir zabit.. Henüz yirmi yaşında...
Onun hususiyetlerinden biri: O, kendisinde birtakım mana ve mahiyetini henüz anlıyamadığı duyguların çarpıştığını hissediyor, fakat bunlara ne müspet ve ne menfi bir türlü mana veremiyor.
O, küskündür. O, kederlidir. O, ruhundan gelen anlaşılmaz bir mana ile asidir. Fakat kime karşı? Ve ne için? Bunu, o da bilmez.
Birgün ona, yakin arkadaşlarından biri:
- Sen, diyor, kalkborusunda bir türlü uyanamıyorsun, dahiliye zabiti karyolanı sarsmadıkça kalkamıyorsun. O, cevap veriyor:
- Hakkın var...
-Anlıyamadım; ben sana bu anlaşılmaz hayatının sebebini soruyorum, sen bana: Hakkın var, diyorsun. Ben sana karşı haklı olup olmadığım yolunda bir iddiaya girişmedim ki... sendeki derin uykunun sebebi nedir, bunu söyler misin?

Genç zabite böyle hitap ve iğtap eden yalnız bu arkadaşı değildi; onun bu hali gitgide birçok arkadaşlarının da dikkatim celbetmiş, bütün arkadaşları ondan bunu sormuşlardı. Bu hücum o dereceyi bulmuştu ki artık o, bunlara cevap vermek, bu müttefikin ordusunu teskin etmek mecburiyetinde kalmıştı. Cevap şu idi:
- Arkadaşlar, yatağa girdikten sora ben sizler gibi sakin uyuyamıyorum; sabahlara kadar gözüm açıktır; nihayet tam dalacağım zaman: "kalk" borusu çalınıyor, onu da bittabi işidemiyorum, sağ elinde bir sopa tutan bir adamın karyolamı sarsmasile uyanır gibi oluyorum, uyandırılıyorum. O zaman keyfim yerinde değildir, kafam ve vücudum yorgundur. Dershanede buluştuğumuz arkadaşlar benden daha çok zinde, benden daha çok şendirler.
§ Asker üniformalı bir hoca dershaneye giriyor, ders başlıyor, bu hoca şöyle diyor:
- Efendiler, harp, muharebe, artık bunlar sizce malûm şeylerdir. Fakat Gerilla nedir biliyor musunuz? işte en müşkili budur. Gerilla kolay bir askerî hareket değildir. Gerillayı bastırmak ta, onu yapmak kadar güç bir harekettir.
Bu hoca, tağbiye muallimi Trabzonlu Bay Nuri. Türk Ordusuna erkânıharp yetiştiren Akademide senelerdenberi hocalık eden bu Bay Nuri centilmen, cesur bir taktisiyen, bir stratej olarak tanınmıştı. Herkes gibi, o genç zabit te, bu hocaya hürmette kusur etmiyordu. Tağbiye hocasının Gerilla hakkındaki sözleri, onun kafasında yerleşmişti: Bunu öğrenmek istiyordu. Bir gün hocasından rica ediyor: Bu verdiğiniz dersi Türkiyenin muayyen bir noktasında olmuş gibi izah eder ve bu dediğiniz tedbirlerin orada nasıl tatbik olunacağını lütfen anlatır mısınız?

Bu rica o kadar nezaketle, ve hocanın tabiatine o kadar uygun bir hassasiyetle yapılmıştı ki Bay Nuri. ertesi derste sınıfa gelince, elli küsur talebeden mürekkep olan mevcuda şu meseleyi veriyor:
- Efendiler, Osmanlı İmparatorluğunun devlet merkezi İstanbuldur. Hükümet İstanbuldadır. Meçhul sebeplerden dolayı Boğaziçinin Şark sahilinden İzmit ve onun şimalinde Karadenize çekilen takribi bir hat dahilinde bulunan mıntıkadaki Türkler, Payitahta isyan etmişler ve Gerilla'ya başlamışlardır.
1- Bu küçük mıntıka halkı bu isyanı niçin yapabilir, nasıl yapabilir, nasıl idame edebilir?
2 - Osmanlı İmparatorluğu Devleti, bütün hükümeti ve ordusu ile bu isyanı nasıl bastırabilir? Vazife: l ve 2 numaralarda gösterilen vaziyetin halli.
Hocanın yüzü gülüyordu; çünkü talebesine ekstra bir taktik, meselesi vermişti. Halbuki bütün talebenin yüzü çatıktı; bu çetin ve nazik vazifeyi nasıl halledeceklerini düşünüyorlardı.
Onların içinde yalnız bir kişi, sabahları kalk borusu ile bir türlü uyanamıyan zabit, işte o, aradığına kavuşmuş bir âşık gibi, çok memnun görünüyordu; çünkü o zaten kendisinin tahriki üzerine tağbiye hocası tarafından ortaya atılan meseleyi halletmek için uğraşmış bulunuyordu.
Hoca gittikten sora sınıfta bir münakaşa başlıyor: Sanki buna ne lüzum vardı? Durup dururken bu işi niçin kurcalamıştı? Bu sitemler hep o genç zabite karşı yapılıyordu...

Bu tarihten on yedi yıl sora, 1919 Mayısının 14 üncü günü akşamı, İstanbul'da Vahideddin'in Sadrazamı Damat Ferid'in Nişantaşındaki konağında, bir akşam yemeği. Buraya iki kişi davetlidir: Bunlardan biri, Mustafa Kemaldir. Ondan dinliyoruz:
Muayyen saatte Sadrazamın yanında bulunuyordum. Benden başka henüz kimse yoktu. Birkaç cümlelik bir konuşmadan sora, uzunca bir sükût başladı. Bu sırada, ben, Vahideddin'in Sadrazamını tetkik ediyordum. Bir aralık saatine baktı:
- Acaba nerede kaldı ? Dedi.
- Birine mi intizar buyuruluyor, dedim.
- Evet, Cevat Paşa Hazretleri geleceklerdi...
İkinci davetli de bu idi. Yine sükût başlıyor. Birkaç dakika sonra Cevat Paşa geliyor. Sadrazam, iki davetlisi ile birlikte yemek salonuna geçiyor...
Sofrada bu üç kişinin üçü de önlerine bakıyorlar. Acaba ne düşünüyorlardı ? Yeni tarihin inkişaf ettirdiği hakikatlere göre, Sadrazam Damat Ferit Paşa, dünyayı, Türkiyeyi, Türk Milletini asla tanımamış... Fakat efendisi Sultan tarafından, yüksek Türk camiasını idare için kendisine verilen vazifenin ağırlığı altında, duygusuz. İşidilen ses, yalnız çatallar ve bıçaklar değiştikçe, hizmet edenlerin beceriksizliği yüzünden hâsıl olan gürültü... yemek bitiyor...
Ortasında genişçe bir masa bulunan dar bir odaya geçiyorlar Henüz ayakta dururken, Sadrazam diyor:
- Bir harita getirtsek te, Müfettiş Paşa onun üzerinde bana izahat verse.... masanın üstüne bir harita açılıyor. Anlaşılıyor ki Sadrazam, haritayı daha evvel hazırlatmış. Kiepert'in atlası; içinden Anadolu paftası bulunuyor. Damat Feritle Mustafa Kemal haritanın başında karşı karşıya, Cevat Paşa da Mustaîa Kemalin yanında !...

Mustafa Kemal, Damat Feride soruyor:
- Ne noktai nazardan izahat talep ediliyor?
- Meselâ, diyor, Samsun havalisinde ne yapacaksınız? Samsun havalisinde yapılması istenen iş, o havali Türklerinin başladığı Gerilla'yı bastırmaktı.
Afet İNAN
Türk Tarih Kurumu Asbaşkanı
BİR GÜZEL ADAM
Bu kahramanın önce adını duydum. Kendisiyle görüşmemiz henüz gerçekleşmemişti. Hâlen görev yaptığım okula yönetici olarak atanmıştım. Masama oturur oturmaz bir çalar saat dikkatimi çekti. Saat durmuştu, tık bile demiyordu. Nedense bu saatle okulumun kaderi arasında bir bağ kurmaya götürmüştü zihnim beni... Saati bir iki kurdum; fakat çalışması uzun sürmüyordu. Saati kaldırdım ve görmeyeceğim bir yere astırdım. Saat, ya "saat gibi çalışacaktı", ya da nakit olan vakitlerimizi yalan yanlış ipotek altına alamayacaktı. İşlevi olmayan öge silinip gidecekti, silinmeye mahkûmdu. Şimdi sıra insanlara bakmaya gelmişti. Bakmaya kendimden başladım. Ya işlevimizi tam olarak yerine getirecek ya da tık demeyen saat gibi, "tık" demeden silinip gidecektik. Sorular sormaya başladım kendime; sorular, sorular..."İyi eğitilmiş bir insanla, sıradan bir insan arasındaki fark; normal insanla bir maymun arasındaki fark gibi...", "Memleketin iyi yetişmiş olan insana ihtiyacı, havaya suya olan ihtiyacından daha fazla...", "Çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmamız ve tam bağımsızlığımızı kazanmamız, ancak iyi yetişmiş insanlar sayesinde olacaktır...","Memleketi kurtaran ve kuran iki ordu vardır:Biri silâhlı ordu ve subayları, biri de irfan ordusu ve onun kurmayları...", "Bütün karmaşa ve kötülüklerin temelinde eğitimsizlik var; sokakların temizliği, şehirlerin düzeni, sağlık, trafik, kavgalar, çatışmalar, mahkemeler, hapishaneler, dullar, yetimler, açlar, çıplaklar..."

Bütün sorunların çözümü eğitimdeydi. Bütün atılımların, gelişmenin, ilerlemenin temelinde yine eğitim vardı. O hâlde eğitime gereken önem veriliyor mu?!...Eğitim ve bilgi bu kadar önemliyken; öğrenciler neden öğrenmemek için direniyorlar?... Neden üzerlerine düşen görev ve ödevleri yapmıyorlar?... İlköğretim birinci sınıfa başlarken güle oynaya okula giden çocuklarımız, yıllar geçtikçe okula, öğrenmeye soğuk bakmaya başlıyorlar... Yüzleri somurtkan bir hâl alıyor. Okuluna ve okulunun eşyalarına zarar veriyor, arkadaşlarını incitiyor... Neden, neden?... Elbette bu soruların bilimsel birer cevabı vardı. İnsan, tabiatın en büyük gerçeklerinden biriydi. İnsanın yapısı, kuruluşu yanlış olamazdı. O hâlde yanlışlık bizde idi. Bizim öğrenciye göre iletişim biçimimizde, konumumuzda, koşullanmamızda bir yanlışlık vardı. Köylünün en son model traktörle tarlasını sürdüğü, en son yöntem ve teknikleri kullandığı bir âlemde; atadan dededen kalma usullerle eğitim yapamazdık. Bin bir kanallı bir iletişim dünyasında, dünyaya gözlerimizi kapatıp kulaklarımızı tıkayamazdık. Bunları anlatmalıydım; insanları ikna etmeli, köhne geleneklerden vazgeçmeli, yerine bilimin, sanatın, psikolojinin, pedagojinin dediğini koymalı, çağdaş iletişimi getirmeli, empatiyi yakalamalıydık.Bu düşüncelerle etrafıma bakınıp dururken gözüme takılanları ve kulağıma ilişenleri incelemeye başlamıştım. İsmini ilk defa o zaman duydum. (Bizim memleketimizde bu ifadeler genellikle ölen birinin ardından söylenir.)

Okulumuzun eski mezunlarındanmış Mustafa Dinçeler. Kendisi diş hekimi. Adresini bulup bürosuna gittim. Kısacık bir çay sohbeti. Duvarda bir asma kitaplık... Kitapları tam bir çeşitleme... Masasının üzerinde birkaç kitap; gelişim serisi, çağdaş yazarlarla birlikte antik devir düşünürleri, doğudan-batıdan...Bir taraftan eli ile çalışıyor, çalışırken beyni biteviye düşünüyor, dilinden tatlı sözler dökülüyor. Hastalarına (kendi ifadesi ile dostlarına, arkadaşlarına) birer film, birer kitap önermekten kendini alamıyor. Bütün bunları yaparken sevimli yüzü gülümsemekle meşgul. Mezun olduğu liseye kendini adamışlığı var. Mezun olduğu dönemdeki arkadaşlarını aramış, adreslerini, telefonlarını almış. Zaman zaman bürosunda toplamış arkadaşlarını, bazen tek tek ziyaret etmiş. Okuluna dair projeleri var. Anlatırken âdeta coşuyor. Düşünceleri sel gibi, dinleyenleri sürüklüyor. Dinleyenleri başka iklimlere götürüyor. O sırada kapıdan giren birine: "Bak diyor, bu da bizim okullu."İncelemem devam ediyor; karamsarlık ve başaramama duygusu semtine bile yaklaşmayan bu yakışıklı gencin bütün kılcal damarlarında tatlı bir ümit dolaşıyor.

Ey tatlı insan, seni yetiştiren dar gelirli ailenin, seni yetiştiren okulların ve öğretmenlerin, seni güzelleştiren çevrenin, seni bu tatlılık kıvamında tutan eşinin ve çocuğunun, sana kulak veren arkadaşlarının, senin doğru çalışan kalbinin ve beyninin, hepsinden önemlisi senin okuduğun kitapların hayranıyım. Saatimin tik takları ne zaman yavaş gelmeye başlarsa kulaklarıma, hemen senin yanına koşacağım. Sen de bize doğru koşmana devam et.
Abdülkadir ÇOLAK
Kubilay Lisesi / MALATYA
İLK ÖĞRETMENLİK GÜNLERİM
Yıl 1983. Kasım ayının son günleri. Sevinç, heyecan, endişe gibi karmakarışık duygular içindeyim. Haritadan Nevşehir'e bağlı Kozaklı diye bir yerleşim merkezi arıyoruz, telâşımızdan olacak, bulamadık. Küçük bir yer olmalı. Olsun. Nasıl bir yer olursa olsun gönüllü gidiyorum. Köy öğretmeni olabilmek için yıllarımı verdim. Sevinçliyim, heyecanlıyım. Bunun yanında korkularım da var elbette. Acaba gittiğim yerlere uyum sağlayabilecek miyim? Kendimi sevdirebilecek miyim?En önemlisi, işimde başarılı olabilecek miyim? Ağabeyim ve ben vakit geçirmeden hazırlanıyoruz. Yanımızda bana ait, çuval içinde tek kişilik yorgan, yatak, yastık, birkaç parça giyecek ve bir koli kitabımla yollara düşüyoruz. Gün kaybetmemek için gece yolculuğu yapıyoruz. İstanbul-Ankara arasında biraz uyumuşum. Otobüsümüz Ankara'yı geçip, doğuya,Kırıkkale tarafına yönelince, geçtiğimiz yerleşim merkezlerini görmek için gözümü dört açıyorum. Ankara'dan uzaklaştıkça korkularım artıyor. Sanki saatler ağırlaştı, yollar tükenmiyor.

Kırşehir, Mucur... İşte Nevşehir il sınırı. Ve Topaklı. Eşyamızı, Topaklı'da bir benzinliğin önündeki küçük kahveye bırakıyoruz. Yan tarafta dar ama asfalt bir yol uzanıyor. Kuzeyi gösteren bir tabelâda "Kozaklı" yazısını okuyorum. Buradan herhangi bir araçla Kozaklı'ya gidebilirmişiz. Gideceğiz Allah'ın izniyle. Yerde kar yok ama buz gibi bir hava ve rüzgâr üşütüyor. Mantoma sarınırken ürperiyor, titriyorum. Ağabeyim kahveye giriyor, ben dışarıdayım. Bana çay getiren kahveci, içeriye çağırıyor, nazlanmadan giriyorum. Orta yerde teneke bir soba yanıyor. Sobanın etrafında tahta sandalyelere oturmuş yedi sekiz adam, bana tuhaf tuhaf bakıyorlar. Heyecanlıyım, tedirginim; ısınınca ve çayı içince titremelerim biraz geçti. Bir saati geçti. İki yolcu daha geldi. Onlarla birlikte bir taksi kiraladık, ver elini Kozaklı. Taksi eğri büğrü yolları hızla alıyor. Uçsuz bucaksız, ağaçsız topraklar. Yakınlarından geçtiğimiz köylerin evleri toprak ya da taştan, çoğu badanasız ve çatısız. Yarım saat kadar yol aldık. Şoförümüz:"Geldik!" dedi. Birkaç ev var ortada. Nüfus 6800. "Allah Allah bu nüfus nerede?" diye düşünürken, birdenbire önümüzde, aşağıda, küçük, şirin görünümlü Kozaklı uzandı. Arabamız tepeden aşağı doğru süzüldü.

Otobüs durağında indik. Eşyamızı bir dükkâna emanet ettik. Sorarak, görev yapacağım liseyi bulduk. Birisi tek katlı, sarı boyalı eski bir yapı, diğeri daha yenice ve iki katlı, binalar. Okulun bahçe kapısında ağabeyimle "Hangi binaya girsek..." tereddütleri yaşarken, meraklı bakışlarla yanımıza birkaç öğrenci geldi. Beni müdüre götürmelerini söyledim. İki katlı binanın ikinci katına müdür odasına çıktık, kendimi tanıttım. Orada iki saate yakın göreve başlama yazımın hazırlanması için bekledim. Bu arada, otuz kadar erkek öğretmenle tanıştık. Okulda bayan öğretmen yokmuş. Ders programımı verdiler, yarın sabah göreve başlayacağım. Orta birinci sınıftan, lise son sınıfa kadar, haftada toplam otuz bir saat derse gireceğim. Öğlen teneffüsünde, öğretmenlerden biri bana kalacağım yer konusunda yardımcı olabileceğini söyledi. Beraber çıktık. Okula yakın bir yerde, eski, üç katlı bir binaya girdik. Ahır kokan, nemli, loş bir koridordan üst kata çıktık. Ev sahibi Hacı Dede'yle kira konusunda anlaşıp, eşyamı bıraktığımız yerden buraya taşıdık.

Öğleden sonra, bir başka öğretmen arkadaş, evime gerekli olacak iki sandalye, bir masa, sünger yatağıyla bir somya, birkaç parça da acil gerekecek ıvır zıvır daha almam konusunda bana yardımcı oldu. Eşyaları, kiraladığım dairenin büyük odasına yığdık. Yarın yerleştiririm. Bu akşam ağabeyimle otelde kalacağız. Otel iki katlı, alt katı kahve. Üst katta, salona açılan beş altı oda var. Salonun ortasında gürül gürül yanan büyük bir soba. Odaların kapıları açılmış ısınsın diye. Ağabeyimle ikimize çift yataklı bir oda verdiler. Bu ilçe hakkında henüz bir şey bilmiyorum. İnsanları tanımam, huylarını bilmem. Şu ana kadar tanıştığım kişiler iyi niyetli ve yardımseverdiler de... Ben neden korkuyorum? Boğazımda bir düğüm, soluk alıp vermemi güçleştiriyor. Uyumak için uzanıyorum, tıkanıyorum. Çok yorgunum. Bir uyusam! Ama nasıl? Boğulacağım. Kalkıp oturuyorum. Yollarda aldığımız gazete ve dergileri karıştırıyorum. Titriyorum. Ağabeyim:"Üşüyor musun?" diyor."Hayır ama içimde bir sıkıntı var, uyuyamıyorum." diyorum. Kahveye inip bana çay getiriyor. Otel sahibi salondaki sobayı biraz daha alevlendiriyor.
"Kusura bakmayın, bir şeye ihtiyacınız varsa emredin." diyor. Teşekkür ediyorum. Bir şeye ihtiyacım yok sakinleşmek ve uyumaktan başka. Ellerime, bacaklarıma, kalbime söz geçiremiyorum, zangır zangır titriyorum. Ağabeyimin de uykusu kaçtı, yatağında oturmuş, çaresiz, bana bakıyor. Bu gece nasıl geçer?Biliyorum yarın daha güzel olacak ama sabahı görebilecek miyim?Ağlamak istiyorum. Ağlayamıyorum. Birkaç damla gözyaşı rahatlamama yetmiyor."Ağabey ben uyuyamayacağım galiba. Nöbetçi eczahane vardır, gidip sakinleştirici bir şeyler alsan!" dedim.

Gece saat 01.30. Kalktı, gitti. Biraz sonra elinde kolonya dolu bir şişeyle döndü. Eczacı, rahatlatıcı ilâcı reçetesiz veremeyeceğini söylemiş. Biraz ağlayarak, biraz jimnastik gibi hareketler yaparak, biraz kolonya ile ovunarak hayli rahatladım. Birkaç saat uyumuşum. Sabah uyandığımda gözlerim kıpkırmızıydı ve şişmişti. Başım müthiş ağrıyordu. İlk işimiz bir doktor bulup, rahatsızlığımı anlatmak ve verdiği ilâcı almak oldu. Ağabeyimin gözü arkada, aklı bende kaldı ama artık kendimi iyi hissettiğimi söyleyerek, onu memlekete uğurladım. Okulumun yolunu tuttum. Kozaklı, Nevşehir'in kuzeyinde, yamaca kurulmuş, kaplıcalarıyla ünlü küçük bir ilçe. Göreve başlayalı üç ay oldu. Ne çabuk geçti bu üç ay anlamadım. Günlerim öylesine yoğun geçiyor ki... Sabahtan akşama kadar okuldayım; çoğu gece saat ikiye üçe kadar ders çalışıyorum ve hâlimden de çok memnunum. Burada beni en çok üzen, her sınıfta iki üç sakat çocuğun olması.

Ayağı, gözü, kolu, dili sakat olan bu öğrenciler, durumlarının farkında değiller gibi; ama bu durum benim kalbimi sızlatıyor. Akraba evlilikleri çok fazla diyorlar, ondan mı bilmiyorum. Evden okula, okuldan eve geçiyor günler. Çevremdeki insanlarla anlaşıyoruz. Bana birçok konuda yardımcı olmaya çalışıyorlar. Ailemi, memleketimi özlüyorum. Etsiz yemek yapmasını bilmediğim için, sade çorba, makarna, kızartma yapıp yemekten usandım. Çünkü kasaplar üç aydır grevde. Marketlerde ise tavuk veya yoğurt gibi yiyecekler henüz satılmıyor, bundan sonra getirtip satacaklarmış. Uykum hafif olduğu için çok geceler en ufak gürültüde uyanıyorum, sonra sabaha kadar yatağımın içinde, kalbim gümbürdeyerek oturuyorum. Her şeye rağmen burada bulunmaktan mutluyum. Geçmişte öğretmen olabilmek için verdiğim mücadelenin yanında, bu yaşadıklarım hiç kalır. Öğretmenliği seviyorum. Hele öğrencilerim. Hele öğrencilerimi... Onları en çok seviyorum. On iki ile yirmi yaş arası yüzlerce çocuğum var. Fizikî görünümleri, düşünceleri farklı. Hepsini ayrı ayrı özellikleriyle seviyorum. Yalnız önemli ortak noktaları var; her an her şeyi öğrenmeye hazır, bilgi açı çocuklarla çalışıyorum ben. Ağzımdan çıkan her sözü, yaptığım her hareketi öyle merakla izliyorlar ki...

Atatürk ilke ve inkılâpları doğrultusunda bildiğim en güzel, en yeni bilgileri vermeye çalışıyorum onlara. Bu beni çok mutlu ediyor. Bir gün, lise ikinci sınıflarla dersteyken, öğrencilerime ileride hangi mesleği seçmek istediklerini sordum. Çalışkan öğrencilerimden biri:"Hocam, benim dedem bankada temizlikçi, babam bankada memur olabildi. Ben inşallah ileride banka müdürü ya da müfettişi olmak istiyorum." dedi. Bu isteğinin gerçekleşmesini canı gönülden diledim. İşte böyle; azimli, çalışkan, ne istediğini bilen öğrencilerle çalışıyorum ben. "Bilimin ve Aklın Aydınlığında Eğitimi" onlardan esirgemeyelim.
Fatma AKIN
Babaeski İlköğretim Okulu Öğretmeni / KIRKLARELİ
ATATÜRK'ÜN OKUTTUĞU MUSTAFA
Atatürk tarafından 1929 yılında himaye altına alınıp okutulan Yalovalı sığırtmaç Mustafa anlatıyor: "O zaman daha sekiz yaşında idim. 1929 yılının yaz ayları içinde (15 Eylül) bir gündü... Sığırları otlata otlata çiftliğe geliyordum. Derken, uzakta yirmi kadar atlı belirdi... En öndeki atlı bana doğru geliyordu. Yaklaşınca atından indi; çiftliğe nereden gidildiğini soruyordu. Elimle işaret ettim:
-Siz, yanlış yoldan gelmişsiniz... Çiftliğin yolu, şuradadır!
Bu atlı, benden adımı öğrenmek istedi:
-Mustafa!
diye cevap verince gülümsedi:
-Benim de adım Mustafa... Demek adaşız!
Sonra birdenbire:
-Gazi'yi tanır mısın? diye sordu.
-Tanımam! dedim.
-Onu sever misin?
-Severim!
-Niçin seversin?
-Paşa olduğu için severim! Tekrar gülmeye başladı. Ben, cılız, çelimsiz, hasta bir çocuktum."Bu adam, benimle eğleniyor galiba..." dedim. Fakat o, sorgularının arkasını kesmiyordu; bir aralık sordu:
-Sen, ne iş görürsün?
-İşte şu gördüğün sığırları güderim!
-Ne kazanırsın?-Ayda üç lira...
-Peki, söyle bana, ayda üç lira, senede kaç lira eder?..Kendisinin ve yanındakilerin yardımıyla, ayda üç liranın bir senede ne ettiğini hesaplayarak cevap verdim:
-Otuz altı lira eder!
-Sana bu otuz altı lirayı versem, ne yaparsın?
-Hiç!...Almam ki...
-Neden almıyorsun?
-Otuz altı lira çok para... Sonra biraz düşünerek ekledim:
-Neden aldın? diye sorarlar... Tanımadığım yolcu, tekrar gülümseyerek:
-Aferin oğlum, dedi, böyle olmalı... Fakat, bu parayı yol gösterdiğin için veriyorum sana! Kimse bir şey demez! Hâlâ benimle alay edildiğini sanıyordum. Otuz altı lirayı kabul etmeye bir şartla razı oldum. Yolda yemek için getirdiğim yarım okka kadar ceviz vardı:
-Bu cevizleri alırsan, ben de senin paranı alırım! dedim. O, bana bir avuç para verdi, ben ona bir avuç ceviz verdim. Böylece ödeşmiş olduk. Ayrılacağı sırada, tekrar adımı sordu:
-Mustafa, dedim.
-Benimki de Mustafa, ama, dedi, yanında "Kemal"i var. Mustafa ile Kemal, bir araya gelirse ne olur?.. Küçük kafamın içi, birdenbire karıştı. İlk defa olarak kendime:
-Sakın, dedim, bu atlı; Mustafa Kemal Paşa olmasın?...Sonra etrafındakilerin ona karşı gösterdikleri saygılı hareketleri hatırlayarak; kararımı verdim:
-Odur!...Odur!...Gazi Paşadır! Ama, kendisine onu tanıdığımı belli etmedim. Giderken sordu:
-Beni, başka bir yerde görsen tanır mısın?..Başımı salladım:
-Tanımaz mıyım ya... Sen Gazi Mustafa Kemal Paşasın! Hayvanlarını dörtnala sürüp gittiler. Ben de sığırlarımı alarak çiftliğe döndüm. Ertesi gün(16 Eylül) kaplıcalara çağırdılar. Kapıdan içeri girince, hiç şaşalamadım. Hemen gidip elini öptüm:
-Mustafa... dedi, seni çiftliğime kâhya yapacağım! İster misin?.. Sordum: -Kâhya ne demek?
-Çobanların en büyüğü odur! Cevap vermedim. O tekrar sordu:
-Kâhyalık işi için ayda dört lira versem yetişir mi?
-Siz bilirsiniz! dedim. Gülümsedi.
-Hayır,Mustafa... Seni kâhya yapmayacağım, mektebe göndereceğim. Orada okuyup yazma öğreneceksin!Sevindim:
-Mektebe gönderiniz!...Bu, daha iyi ... dedim. Aradan yirmi dört saat geçmeden kendimi Şişli'deki Himayei Etfal (Çocuk) Hastahanesinde bulmuştum. Bana, orada çok güzel bakıyorlardı. Dört ay içinde tanınmayacak kadar değiştim. Yüzümün sarılığı kayboldu, iştahım geldi. Bir gece yarısı hiç unutmam, hastahaneye gelmişti (21/22 Eylül). Doğruca benim yattığım odaya girdi. Onu görünce şaşırmıştım. Ayağa kalkmak istedim. Atatürk eli ile engel oldu:
-Sen ayağa kalkmayı bırak da, buradan nasıl çıkacağını düşün! diye gülümsedi. Sonra:
-Hani, dedi, seninle pazarlığa girişmiştik, dört lira aylığa razı olmuştun!Şimdi ver bakalım hastahane paralarını... Küçüktüm, sığırtmaçtım. Ama, şaka ettiğini anlamıştım:
-Sen koskoca Gazi Paşasın. Elbette hastahane parasını da verirsin! dedim. Hastahaneden çıktıktan sonra Atatürk, beni gene aratarak, Beşiktaş'ta 19'uncu İlk Mektebe yazdırdı. Beşiktaş'daki okula bir yıl kadar devam ettikten sonra Atatürk, beni Maçka'daki Fevziye Lisesine yazdırdı. Lisenin dokuzuncu sınıfında iken, imtihan vererek Kuleli Askerî Lisesine geçtim." (1)

(1) Selahattin Güngör, "On Yedi Milyondan Biri-Atatürk'ün Öksüz Bıraktığı Çocuk Neler Anlatıyor?" Cumhuriyet Gazetesi, Sayı:5213, 15 Kasım 1938, s.3.
Ahmet PALAZOĞLU
Talim ve Terbiye Kurulu Uzmanı / ANKARA
NASIL ÖĞRETMEN OLDUM ?
Cumhuriyetin öğretmeni, Kemalist devrimlere inançla bağlı, toplumun aydınlık geleceği için uğraş veren, özgün bir emekçidir. Ve eğer ömrü yeterse uğruna çaba harcadığı, yıllarını verdiği o aydınlık geleceği, kişiliklerine, bilgilerine katkıda bulundukları ile birlikte yaşama mutluluğuna ulaşır.Ben bu şanslılardan biriyim. 24 Kasım Öğretmenler Günü'nde, bizden aldıkları ışığı onurla taşıdıklarına yürekten inandığım genç arkadaşlarımı, yaşamımdan kesitlerle kendilerini yetiştirenler hakkında bilgilendirmek istiyorum.

II.Dünya Savaşı'nın tam ortası. Bandırma Limanı asker dolu, trenlerin getirdiği Anadolu delikanlılarını vapurlar Trakya'ya taşıyor. Ortaokulu bitirdim. Babam, "İstanbul'a git, Mehmet ağabeyini bul, seni bir liseye yazdırsın." dedi. Mehmet ağabey, aslında halamın oğlu. Babası Balkan'da şehit olmuş, beraber büyüdük. Anadolukavağı'nda oturuyor. Boğaz Komutanlığında sivil usta, koruganların yapımında çalışıyor. Beni Kabataş Lisesine yazdırdı.Her sabah bindiğim 5.40 vapuru, Yenimahalle'de 45 dakika eğlenir, sonra tüm iskelelerden öğrenci toplayarak 8.10'da Ortaköy'e varırdı. Vapurun tek ışıklı yeri olan su altı kesiminde ders çalışırdım. Akşam dönüşü yine aynı yolculuk.

İyi notlarla 2. sınıfa geçtim. 2.sınıfa başladığımın ilk haftasıydı. İstanbul Erkek Öğretmen Okulundan bir yazı geldi:"Seni 2. sınıfımıza, yatılı öğrenci olarak almak istiyoruz. Gel, görüşelim." Bir de yol tanımı yapmışlar:Tramvayla Mecidiyeköy'e gelirsen şuradan yürürsün; Beşiktaş'tan yukarı şu yoldan da yürüyebilirsin. Balmumcu Çiftliği dersen herkes bilir. Kişisel başvurum yoktu. Yazıyı, Lise Müdürüm Nuri Onur'a götürdüm. Okudu: "Evet, onlar öğrenci istedi, seni biz önerdik. Git ve görüş." dedi. Balmumcu Çiftliği'ni, ikinci kişiye sormadan buldum. Müdürün odasına girdim, yan tarafta biri daha oturuyordu. Gönderdikleri yazıyı uzattım."Hoş geldin." dedi ve oturan kişiye dönerek ekledi:"Münir, sen bu arkadaşa okulu gezdir; sonra gelin konuşalım." Münir dediği, Münir Raşit Öymen, Pedagoji, Psikoloji öğretmeni. Yemekhaneden başlayarak bütün okulu dolaştık. Ve Münir Öğretmen sürekli, okulu ve öğretmenliği beğendirici konuşma yaptı. Dönüşte Münir Öğretmen evvelki yerine geçti, ben karşılarına oturdum. Müdür, Nahid Cemal Toker, şehlâ gözlerini bana çevirdi, nereme baktığını kestiremiyorum, konuştu: Sen Bandırma Ortaokulunu bitirdin. Anadolukavağı'nda, bir akrabanın yanında kalıyorsun. Oradan, gece karanlığında yollara düşüp Ortaköy'e, Kabataş Lisesine gelen tek öğrencisin.

Çok iyi notlarla 2. sınıfa geçtin, bir dönem de iftihara seçildin. Bunların hepsini biliyoruz. Gel, seni 2. sınıfımıza yatılı öğrenci olarak alalım. Kitap, defter, kalemini okul karşılayacak. Yılda bir çift ayakkabı, bir takım elbise ve bir defa olmak üzere pardösü vereceğiz. Eğer istersen evci yazarız, hafta sonlarında o akrabana gidersin.Burayı bitirince "ilkokul öğretmeni" olacaksın. Ama "pekiyi" derece ile, hele "iftiharla" bitirirsen, söz veriyorum, Gazi Terbiye Enstitüsünün istediğin bölümüne sınavsız girecek ve ortaokul öğretmeni olacaksın. Istanbul'da da enstitü açma hazırlığı var. Fark sınavlarını göze alırsan Yüksek Öğretmene de gidebilirsin. Eger evet diyorsan pazartesi günü gel ve okula başla. Ben Nuri Beye telefon eder, dosyanı, tasdiknameni aldırırım."

Yapılan öneri, içinde bulunduğum koşullarda, bir define idi ve ben, şu anda kesin tarihini hatırlayamadığım o pazartesi günü, 62 kayıt numarası ile İstanbul Erkek Öğretmen Okulunun 2. sınıfına başladım. Bu okul, iftiharla, daha sonra girdiğim İstanbul Eğitim Enstitüsü Toplu Dersler Bölümü pekiyi ile bitti.
Değerli okuyanlar, yazdıklarımı, lütfen, bir yaşam öyküsü olarak değil; cumhuriyetin otuzlu, kırklı yıllardaki öğretmen yetiştirme yöntemi olarak değerlendirin.

Enstitü Müdürüm Reşat Tardu'nun odasındayım. Yanında, iki kitabının çizim ve düzenlemesinde yardımcı olduğum; sevgisini gönlüme sığdıramadığım Cebir Öğretmenim Mehmet Arslantürk var. Müdür bir zarf uzattı ve "Bak Hayri" dedi. "Herkes için kur'a çektik. Ama, Mehmet Beyle de konuştuk; seni Kastamonu Gölköy Köy Enstitüsüne özellikle ben gönderiyorum. Unutma, yapı taşı yerde kalmaz. Yolun açık olsun."

1948 yılında, Kastamonu Gölköy Köy Enstitüsünde başladığım öğretmenliğim, askerlik dönüşü, 1951' de Bafra Ortaokulunda yardımcılık, 1957' de Aydın Kuyucak 1960' da İzmir Hacışakir Eczacıbaşı Ortaokulunda müdür olarak sürdü. Bu arada bir yıl için Londra'ya gönderildim. Dönüşte Gazi Eğitim Enstitüsünde sınava girerek yeni bir branş kazandım. Ve sonra, kendi isteğimle, İzmir Karataş Lisesine İngilizce Öğretmeni olarak atandım.
BİR ATATÜRK ÖĞRETMENİ: REFET ANGIN
Öğrenci Refet Atatürk, yazı inkılâbı gezisinde 2 Eylül 1928'de Gelibolu'ya da uğramıştı (1). Öğrenci Refet anlatıyor: "Karşılamada ben,Atatürk'e bir buket sunarken tökezleyip düşmüştüm. Atatürk, beni yerden kaldırdı ve iki yanağımdan öptü:
-Acıdı mı kızım?diye sordu. Ben:
-Hayır, acımadı. diye cevap verdim. Atatürk, yanındakilere:
-Bunun ayağına dikkat edin. diye emir verdi"(2). Öğretmen Adayı Refet24 Aralık 1930'da Edirne'de okulları gezen Atatürk, Kız Öğretmen Okuluna da uğramış, sınıflarda dersleri dinlemişti (3). Öğrenci Refet anlatıyor: "Atatürk, okula geldiğinde, kendisine okul adına bir buket sundum ve şu konuşmayı yaptım:
-Aziz Paşa'm!Türk yurdunun sınır kapısı olan Edirne'ye ve memleketimize gelişiniz bizi çok sevindirdi. Arkadaşlarım adına size hoş geldiniz, diyor ve bu buketi sunuyorum. Lütfen kabul buyurun. Paşa'm! Size muallim olmak için söz vermiştim. Ve işte muallim namzedi olarak karşınızdayım. Atatürk, buketi aldı ve :
-Evet hatırladım. Sen Gelibolu'da düşen küçük kız değil misin? dedi. Atatürk, sözlerine şöyle devam etti:
-Söyle bakalım, ne muallimi olmak istiyorsun? Ben, bir an yanımdaki öğretmenlerime baktım ve dedim ki:
-Riyaziye (Matematik) muallimi olacağım. Atatürk:
-Hayır, seni Riyaziye muallimi değil, Tarih muallimi olacaksın. dedi. Ben:
-Emredin Paşa'm, ama neden?diye cevap verdim. Atatürk:
-Ha, bak, ben seni küçükken de tanıdım. Sen, o zaman küçüktün; yine iki lâf etmesini biliyordun. Şimdi de seni seçtiklerine göre, sende bir şeyler var. Görüyorum ki çok okuyorsun ve güzel konuşuyorsun. Onun için sen, Tarih muallimi ol. dedi" (4). Tarih Öğretmeni Refet 20-25 Eylül 1937 tarihleri arasında Dolmabahçe Sarayında İkinci Türk Tarih Kongresi yapılmıştı (5). Bu kongreye katılan Gelibolu Ortaokulu Tarih Öğretmeni Refet Angın anlatıyor: "20-25Eylül 1937 tarihleri arasında yapılan İkinci Türk Tarih Kongresinde delege olarak bulunuyordum. Dolmabahçe Sarayında Kongre çalışmaları devam ederken Afet İnan, beni bir gün Atatürk'e şöyle tanıttı:
-Size, çiçeği burnunda bir Tarih öğretmeni tanıtmak istiyorum. Atatürk, bu söz üzerine dedi ki:
-Çocuk, sen geç kalmışsın; ben, onu tanıyorum. Ben de:"
-Paşa'm, ben emrinizi yerine getirdim ve Tarih öğretmeni olarak emrinizdeyim. dedim. Atatürk:
-Bak, öğretmen olmak kâfi değil; görev şimdi başlıyor. Şunu iyi bil ki çok iyi öğretmen olacaksın. Çok okuyacaksın. Sen, zaten okuyorsun; ama daha çok okuyacaksın. Talebelerini çok iyi yetiştireceksin. Onlara, Kurtuluş Savaşı'nı çok iyi öğreteceksin. Ve bu arada Çanakkale Savaşları'nı sakın unutma! dedi. Ben:
-Efendim, biliyorsunuz, ben Geliboluluyum. dedim. Atatürk:
-Evet, biliyorum.Bak, çocuk; bunu neden söylüyorum?Bizi, bu günlere getiren Çanakkale Savaşları'dır. Eskaza biz onu kaybetse idik, bugün hür dünya camiası yoktu. diye konuşmasına devam etti. Ben ise:
-Tamam, Paşa'm! Emredersiniz! şeklinde karşılık verdim. Atatürk, sözlerine şunları da ekledi:
-Bak, çocuk; sana bir şey daha söyleyeceğim. İnkılâpları ve ilkeleri yaşatacaksın. Gerektiğinde mücadele edeceksin. Sakın ha, unutma! Ben:
-Paşa'm, nasıl unuturum? Cumhuriyeti nasıl kazandık? Siz, Yüce Kahraman Atatürk'sünüz. diye cevap verdim. Atatürk, sözlerini şöyle bitirdi:
-Biliyorum; ama, yine unutma diyorum..."(6) BEN HERŞEYDEN ÖNCE ÖĞRETMENİM Atatürk, bir akşam (1937), sofrasında sık sık misafir ettiği Behçet Kemal'e dönerek: -Sen çabuk şiir yazarsın, şu içerideki odaya çekil, bende hangi nitelikleri görüyorsan hepsini anlatan bir şiir yaz, emrini verdi. Behçet, hemen içeri odaya geçti; aradan yarım saat geçti geçmedi bir büyük manzume ile döndü. Atatürk:
-Oku bakalım. dedi. Behçet, mısralarını ses değerini vurgulayarak, o canlı ve sevimli okuyuşu ile manzumeyi söylemeye başladı. Bunda Atatürk'ün yiğitliği, zaferleri, devrimleri bir bir dile geliyordu. Fakat her zaman Behçet'e bol bol iltifat eden Atatürk, durakladı, yüzünde bir gölge dolaştığını hissetim.
-Behçet olmamış. dedi. Benim asıl bir niteliğim var ki onu hiç yazmamışsın. Hepimiz şaşırmıştık. Bu yazılmayan niteliği ne olabilirdi? Atatürk, bizi fazla bekletmedi ve:
-Benim asıl niteliğim, dedi, öğretmenliğimdir. Ben milletimin öğretmeniyim, bunu yazmamışsın. Bir öğretmen olarak ve öğretmenin misyonuna inanmış birisi olarak heyecandan ve gururdan ağlayasım geldi. İmkân olsaydı ellerine kapanmak isterdim. Öğretmene böyle bir yüce saygıyı en yüce bir ağızdan işitiyordum. Gerçek de bu idi. 19 Mayıs'ta Samsun'a ayak bastığı zaman yapayalnız bir adamdı. Yapmak isteyip de gizlemek zorunda olduğu şeyleri düşündükçe bu yalnızlık heybetleşiyor, millet elbette ki her zamanki gibi mert ve fedakâr bir milletti. Fakat onu kandıranlar bu "gök gözlü Paşa"nın İslâmiyet'e ihanet edeceğini söyleyen cahillerin ve ajanların etkisi altında idi. Tek tük fertler dışında gerçek bir aydın tabakası da mevcut değildi. Bu "gök gözlü Paşa" yalnız hilâfet ve saltanatı kaldırmakla kalmayacak, dini yüzyıllardan beri içerisine düştüğü politika çamurundan çıkaracak, müspet bilimleri hayata egemen kılacaktı. Lâik bir devlet kuracaktı. O günlerde memleketin yarısı yabancı işgali altında idi. Daha kötüsü ümitler sönmüştü ve çoğu insanlarımız bir büyük devletin himayesini aramakta idi. Böyle bir günde o, "Ya istiklâl, ya ölüm!" dedi. Bu korkunç engelleri aşmak ve milletine yepyeni bir kimlik kazandırmak için sonsuz sabırda bir öğretmen olması gerekirdi. Neyi başarmışsa hep bu öğretmenliği sayesinde başarmıştı (7).
(1) Cumhuriyet Gazetesi, Sayı:1552, 3 Eylül 1928, s.2.(2) Özel Görüşme,İstanbul Millî Eğitim Müdürlüğü, 2 Aralık 1990. (3)Resmî Edirne Gazetesi, Sayı: 209, 28 Aralık 1930, s.1.(4)Özel Görüşme... 1990. (5)Cumhuriyet Gazetesi,Sayı: 4798-4803, 21 Eylül 1937-26 Eylül 1937, s.1.(6) Özel Görüşme... 1990.(7)Atatürk'ten Anılar-O Günlerden Bu Günlere Bir Bakış, Güven Matbaası, Ankara, 1978, s.26-27.
Ord. Prof.Dr. Sadi IRMAK
ATATÜRK VE CUMHURİYET EĞİTİMİ
Birinci Dünya Savaşı sonunda batılı devletler, askerî, siyasî ve ekonomik olarak bitmiş zannıyla, altı yüzyıllık Osmanlı Devletini paylaşmanın çok kolay olacağını düşünüyorlardı. Onlara göre, yeni bir kimlikle ortaya çıkmak isteyen Türk ordusu, başlatmış olduğu Kurtuluş Savaşı'ndan galip çıksa bile, tahrip olmuş hiçbir kurumunu yeniden inşa edemezdi. Ancak, batılı devletlerin görmezden geldiği bir lider vardı. O da Mustafa Kemal'di. Türk ulusu, büyük önderi sayesinde olağanüstü gayretlerle bağımsızlığını kazanmış, yeniden yapılanma yolunda inkılâpları hızla uygulamaya koymuştur. O Büyük Önder ki, savaş meydanlarından sonra asıl kazanılması gereken savaşların, ekonomik zaferler olduğunu, aksi takdirde çok büyük zaferlerin bile kısa bir sürede unutulacağını biliyor; bunun için de Kurtuluş Savaşı bitiminde İzmir'den Ankara'ya dönüşünde:"Küçük savaş bitti.

Asıl büyük savaş yeni başlıyor. Büyük savaş cehaletle yapılacak olan savaştır. Bunun tek yolu da millî bir eğitim politikası oluşturmaktır." diyordu. Hedef, Türk milletinin geri kalmasına sebep olan bazı kurumların yerine, toplum hayatında çağdaş gelişmeyi sağlayacak modern kurumlar oluşturmak ve kalkınmadaki temel atılımları bir an önce gerçekleştirmekti. Bunun yolu eğitimden geçmekteydi. Atatürk'e göre: "Eğitim, bir milleti ya hür müstakil, şanlı yüksek bir cemiyet hâlinde yaşatır, ya da bir milleti esaret ve sefalete terk eder." İşte bütün bunları gerçekleştirmenin en etkili yolu eğitimde yapılacak köklü devrimler ve değişikliklerdi. Atatürk, eğitimin millî, lâik, akılcı, gerçekçi ve ihtiyaca cevap veren bir öze sahip olması için gerekli tedbirleri alarak, dil, tarih, hukuk ve yazı alanlarında yapılan köklü değişikliklerle çağdaş gelişmenin önünü açmıştı.

Yeni Türkiye Cumhuriyeti'nin sağlam temeller üzerinde kurulması için özellikle millî eğitim işlerinde başarıya ulaşılması gerekiyordu. Bu yüzden Atatürk, gittiği her yerde ve katıldığı bütün toplantılarda, cehaletin ve yoksulluğun ancak eğitim yoluyla ortadan kaldırılacağını önemle belirterek gerçekleri açıklamıştır. Türk ulusu, eğitim kadrosunu oluşturmak için bütün güçlerini seferber ederek öğretmenler yetiştirmiş ve bu eğitim ordusunu yurdun dört bir tarafına dağıtmıştır. Artık cehaletle savaş başlamıştır. Bu savaş, aynı zamanda tarih boyunca aleyhimize kullanılan bütün olumsuzluklara karşı yapılan bir savaştı. Bu savaş ile bütün dünya, hayretler içerisinde Türkiye'deki değişimleri izleme durumunda bırakılmıştır. Yıkıntılar üzerinde genç, dinamik ve modern bir devletin filizleri yeşermeye başlamıştır. Bu durum için: "Az zamanda büyük işler başardık." diyordu Büyük Önder.Gerçektende kısa süre içerisinde, eğitim-öğretimdeki kurumlar yaygınlaştıkça yeni kadrolar yetişmiş, bu kadroların çalışmaları ihtiyaca cevap verdikçe, kalkınmada büyük gelişmeler sağlanmıştı. Köy enstitüleri, diğer yüksek okul ve üniversitelerin açılmasıyla çok önemli şahsiyetler yetişmiş ve bu şahsiyetler herkesi gururlandıracak işler yapmışlardır.

Atatürk bir sözünde,"Benden sonrakiler, bizim aşmak zorunda olduğumuz çetin ve köklü zorluklar karşısında, belki gayelere tamamen eremediğimizi, fakat asla pes edip, taviz vermediğimizi, aklı ve ilmi rehber edindiğimizi tasdik edeceklerdir. Bundan dolayıdır ki ben, manevî miras olarak hiçbir ayet, hiçbir doğma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevî mirasım ilim ve akıldır." diyerek bizlerin daha çok çalışmamızı ve müreffeh bir toplum olmamızı şiddetle istemiştir. Yine bir konuşmasında,"Zaman sür'atle ilerliyor. Milletlerin, toplumların, kişilerin mutluluk ve mutsuzluk anlayışları bile değişiyor. Böyle bir dünyada asla değişmeyecek hükümler getirdiğini ileri sürmek aklın ve ilmin gelişimini inkâr etmek olur." demiştir. Her konuda olduğu gibi eğitim ve öğretime Atatürk kadar önem veren kaç lider var, doğrusu merak ediyorum. "Erkek ve kız çocuklarınızın, aynı surette bütün tahsil derecelerindeki talim ve terbiyelerinin âmeli olması mühimdir. Memleket evlâdı her tahsil derecesindeki iktisadî hayatta âmil, müessir ve muvaffak olacak şekilde teçhiz olmalıdır" diyen Atatürk bunun için de,"Öğretmenlerin çok iyi yetişerek Türkiye Muallimler Birliğinin bütün memlekette taazzuvuna, Konya'yı olduğu gibi Van'ı ve Hakkâri'yi de teşkilâtı dahiline almasına ve her köyde âzaya mâlik bulunmasına derin bir alâka ile intizar edeceğim. Muallimler, Cumhuriyet; fikren, ilmen, fennen, bedenen kuvvetli ve yüksek seciyeli muhafızlar ister. Yeni nesli, bu evsaf ve kabiliyette yetiştirmek sizin elinizdedir." diyerek en fazla öğretmenleri önemsemiştir. Bu sebeple

Atatürk'ün manevî mirasına en fazla sahip çıkması gereken kesim, öğretmenlerdir. Tabiî ki öğretmen yetiştiren kurumların da kaliteli bir eğitimi gerçekleştirebilecek şekilde teknolojik araç ve gereçlerle donanmaları şarttır. Sadece bu şekilde sağlıklı düşünen, çalışkan, üreten ve milletini seven nesiller yetiştirebiliriz. Buna da çok ihtiyacımız var. Çünkü, bu ülkenin kişilikli, bilgili ve çalışkan insanlara ihtiyacı var.

Gerçekten de artık, sanayicisiyle, işçisiyle, köylüsüyle, esnafı, memuru ve öğretmeniyle Atatürk'ün belirttiği gibi çağdaş eğitim sistemimizi yerine oturtmamız gerekir. Huzurlu, mutlu ve zengin bir ülke olmanın yolu buna bağlı demeye gerek var mı acaba?...
BİLGİ TOPLUMU VE EĞİTİM
Hızlı bir değişim sürecinin yaşandığı bu çağ "Bilgi Çağı" olarak adlandırılmaktadır. Bilgi teknolojisindeki hızlı gelişmeler, toplumların yapılarının yeniden şekillenmesine neden olmaktadır. Hızlı değişimle beraber yeni kavramlar da ortaya çıkmaktadır. Bu kavramlardan birisi de "Bilgi Toplumu" kavramıdır.

Bu yazıda, "Bilgi Toplumu" kavramı ile bilgi, toplum, teknoloji, eğitim, eğitim sistemi, okul, öğretmen, öğrenci kavramları üzerinde durulacaktır. Bilgi teknolojilerini araştıran, geliştiren, kullanan toplumlara "Bilgi Toplumu" denilmektedir. Özden'e göre (1999) bilgi toplumu, bilginin gerçek sermaye ve zenginlik yaratan başlıca kaynak hâline geldiği bir toplumdur. "Bilgi Toplumu" kavramı ilk kez Porat (197 tarafından kullanılmıştır. Porat bu kavramın bilgi, üretim, iletişim, bilgi işçiliği gibi özellikleri üzerinde dururken, Özden (1999), iç denetim, insan hakları, sosyal katkı,küreselleşme; Drucker (1994) ise erdem, öğrenmeyi öğrenme gibi özelliklerin önemli olduğunu belirtmişlerdir. Porat'ın bilgi toplumu kavramı yerine Rolf Dahrendorff "Post-kapitalizm", Amtia Etzoni "Post-modern", Peter F.Drucker "Post Business Society", Toffler "Üçüncü Dalga" kavramlarını kullanmışlardır.

Bilgi toplumunda bilgi üretimi önemlidir. Bilgi toplumunda bilgi üretim yerleri; üniversiteler ve akademik araştırma merkezleridir. Bilgi toplumunun temelini teknoloji oluşturmakta ve bilginin kaynağını bilimsel düşünce ve bilişim teknolojisi oluşturmaktadır (Erkan 1994). Bilgi toplumunun özellikleri öğrenilebilir insan davranışlarıdır. Can'a göre (199 bunlar; bilim dünyasının verilerini anlamak, yorumlamak, kullanmak, yenilerini ortaya koymak, problem çözme yeteneği kazanmak gibi özelliklerdir.

Bilgi toplumunda bireylerin yaratıcılığı önemlidir. Bilgi toplumunda bireyler; kendini gerçekleştiren, girişimci, yaratıcı ve üretici olmaya yöneliktir. Bilgi toplumunda bireyler, temel bilgisayar becerileriyle donatılmış ve siyasal, sosyal, tarihsel sistemlerle tanışık olmalıdır (Özdemir 1997). Bilgi toplumunda bilimsel gelişim, bireylerin gelişiminin itici gücü olmaktadır. Bilim toplumu, bilimselliği davranış hâline getiren milletler ve toplumlar tarafından kurulacaktır (Bilgen 1994).

Bilgi çağına uyum sağlayabilmek için en önemli alt yapılardan birisi de eğitimdir. Eğitim örgütlerinin bilgi toplumundaki rolü değişmektedir. Bilgi çağının eğitimi, yaratıcı ve yenilikçi insanları yetiştirmeyi temel amaç edinmektedir. Bilgi çağında bilgiler aktarılmakla öğretilemeyecek kadar çoğalmakta ve bu nedenle eğitim-öğretimde bilgi aktarılmaktan daha çok bilgiye nasıl ulaşılacağı üzerinde durulmaktadır (Erdoğan 2000). Açıkalın'a göre (1995); geleneksel yaş sınırlaması geçerliliğini yitirecek, zira sona ermiş bir eğitim olmayacak, iş yerleri de çalıştırdıkları insanları, öncelikle de yöneticileri yetiştirme ve geliştirmenin sorumluluğunu yüklenmiş olacaklardır. Bugün bilgi toplumunun gerektirdiği eğitim sistemi henüz hiçbir ülkede kurulmamıştır.

Eğitim ve öğretim kurumlarının niteliği değişime uğrayacaktır. Eğitimli kişinin tanımı değişmektedir. Okullar çevreye açık olan, bireyselliğe yer veren, çeşitliliğin barındırıldığı yerlerdir (Erdoğan 2000). Okullar, bilgi üretebilen yerler olmaktadır. Öğrencilere bilgiye ulaşma yolları ve bilgiye ulaşabilecekleri teknolojileri kullanabilmeleri öğretilmelidir. Okulların asıl işlevi, öğrencilerin öğrenme kapasitesini geliştirmek olacaktır. Okul, örgütsel kültüründe önemli değişiklikler gösterecektir. Bu kültür, bilimsel gelişme ve yeniliğe açık, insan kaynaklarına değer veren, bireyin kendini gerçekleştirmesine yardım eden örgütsel kültür olmalıdır ve bireysel yetenekler üzerinde yoğunlaşmalıdır (Çelik 1997). Okullar, teknolojik değişikliklerle iç içe yaşamayı benimsemiş, değişikliklere direnmeyip, onun gereklerini severek yerine getiren, zekâsını sonuna kadar kullanıma açan, öğrenmekten hoşlanan kişiler yetiştirmelidir (Özden 1999). Okullar yetişkinlerin de kurumu hâline gelecektir. Okullar arasında rekabet olacak ve kendi performanslarını yargılamaya zorlayacaktır. Öğrencilerin, nedensel düşünen, düşünce üreten, zihinlerini kullanabilmeyi öğrenmiş olarak mezun olmaları beklenmektedir.

Bilgi toplumunda geleneksel öğretmen kavramları değişmektedir. Öğretmen bilgi toplumunu anlayıp yorumlayabilmelidir. Eğitim teknolojisindeki çağdaş yaklaşımları ve bunları eğitim ortamında nasıl kullanabileceğini bilmelidir. Öğretmen bilgi teknolojileri konusunda bilgi sahibi olmalıdır. Can'a göre (199 öğretmenlerin etkililik, kalite gibi değer ve davranışları kazanan ve özümseyen bireyler olması önemli beklentidir. Meslekte başarı; uzmanlık, sürekli kendini yenileme, değişen teknolojiye uyum sağlama ve amaçlarını başarma yeteneğine bağlı olacaktır. Açıkalın'a göre (1995); bilgi toplumunda geleneksel öğretmen ve öğrenci kavramları, bilgi toplumunun iletişim nesnesi konumuna düşmekte; öğretme becerisi salt öğretmenlere özgü bir uzmanlık olmaktan çıkmakta, eğitim görmüş yetişkinlerin tümü öğrenmeyi ve öğretmeyi de öğrenmiş olmaktadır. Öğretmenler girişken, karar alma yeteneğine sahip, değerleri yorumlayabilen, lider özellikleri olan, iletişim, araştırma, yaratıcılık becerileri gelişmiş kişiler olmak zorundadırlar. Öğretmenler, bilgi toplumunun özelliklerini, değer ve davranışlarını kazanmalıdırlar; çünkü bu şekilde bilgi toplumunun insanını yetiştirmek mümkün olacaktır.

Bilgi toplumunun yapısı henüz oluşum aşamasında olup birçok ülke bilgi toplumuna dönüşmek için çaba göstermektedir. Bu değişim, toplumların yapı ve kurumlarında birçok değişiklikler meydana getirmeyi zorunlu kılmaktadır. Henüz bilgi toplumunun gerektirdiği eğitim sistemini de tam olarak kurmuş hiçbir ülke yoktur. Bilgi toplumunda yaratıcılık ve zekâ önemli olup "öğrenmeyi öğrenme" yaşamanın gereği olacaktır.
EĞİTİM - ÖĞRETİM VE ÖĞRETMEN ÜZERİNE
ÖZLÜ SÖZLER

Bir millet irfan ordusuna malik olmadıkça, savaş meydanlarında ne kadar parlar zaferler elde ederse etsin, o zaferlerin yaşayacak neticeleri vermesi, ancak irfan ordusuyla kaimdir. (Atatürk)
***
Muallimler! Yeni nesli, Cumhuriyetin fedakar muallim ve mürebbilerini sizler yetiştireceksiniz. Ve yeni nesil sizin eseriniz olacaktır. (Atatürk)
***
Dünyanın her tarafında öğretmenler, insan topluluğunun en fedakar ve muhterem unsurlarıdır. (Atatürk)
***
Milletleri kurtaranlar yalnız ve ancak öğretmenlerdir. Öğretmenden, eğiticiden mahrum bur millet, henüz bir millet adını alma yeteneğini kazanamamıştır. (Atatürk)
***
Eğitimdir ki bir milleti ya hür, bağımsız, şanlı, yüksek bir topluluk halinde yaşatır; ya da milleti esaret ve sefalete terk eder. (Atatürk)
***
Öğretmenler! Cumhuriyet sizden, fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller ister. (Atatürk)
***
Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum. (Hz. Ali)
***
Yeryüzünde öğretmenlikten daha şerefli bir meslek tanımıyorum. (Diyojen)
***
Dünyada her şeye değer biçilebilir, ama öğretmenin eserine değer biçilemez. Çünkü, onun eseri her şeydir ve hem de hiçbir şeydir. (Socrates)
***
Öğretmen bir kandile benzer, kendini tüketerek başkalarına ışık verir. (Atatürk)
***
En önemli ve feyizli görevlerimiz, milli eğitim işleridir. Milli eğitim işlerinde mutlaka muzaffer olmak lazımdır. Bir milletin gerçek kurtuluşu ancak bu suretler olur. (Atatürk)
***
Bir milleti hür, bağımsız, şanlı, yüksek bir toplum olarak yaşatan da, köleliğe, yoksulluğa düşüren de eğitimdir.
(Atatürk)
***
Yeter derecede eğitime sahip olmalısın ki, çevrende insanları gereğinden büyük görmeyesin; fakat bilgeliği sağlayacak kadar da eğitimin olmalı ki, onları küçük görmeyesin. (M.L.BOREN)
***
Heykeltıraş mermere ne ise; öğretmen de çocuğa odur.
(Addison)
***
Öğretmen ve ağaç ürünlerinden belli olur. (Ukrayna Atasözü)
***
Öğrencilerine okuma isteği aşılamayan bir öğretmen havada soğuk demir dövüyor demektir. (H.Mann)
***
Ülkemizi gerçek hedefe, gerçek mutluluğa kavuşturmak için iki orduya ihtiyaç vardır: Biri vatanımızı kurtaran asker ordusu, diğeri ulusumuzun geleceğini yoğuran irfan (bilim, kültür) ordusudur. (Atatürk)
***
Öğretmenlik mesleklerin en az kazanç getireni, fakat insanı en çok ödüllendirenidir. (H.V.Dyke)
***
Öğretmen nasılsa sınıf da öyledir. (Alman Atasözü)
***
Unutmayınız ki cumhurbaşkanı bile sınıfta öğretmenden sonra gelir. (Atatürk)
***
Dünyanın her yerinde öğretmenler toplumun en özverili ve en saygıdeğer öğeleridir. (Atatürk)
***
Ordularımızın kazandığı zafer, sizin eğitim ordularınızın kazandığı için yol açtı.Gerçek zaferi siz,öğretmenler kazanacaksınız. Bunu başaracağınızdan kuşkum yoktur. Sarsılmaz bir inançla ben ve arkadaşlarım sizi gözeteceğiz... Sizin karşılaştığınız tüm engelleri kıracağız. (Atatürk)
***
Bir topluluk ulus olabilmek için mutlaka eğiticilere, öğretmenlere muhtaçtır. Onlardır ki,toplumun gerçek bir ulus haline getirirler. (Atatürk)
***
Öğretmenlik Tanrı sanatıdır. (Hz.Ali)
***
Gençliği yetiştiriniz. Onlara ilim ve irfanın (kültürün) müspet fikirlerini veriniz. İstikbalin aydınlığına onlarla kavuşacaksınız. Hür fikirler tatbik (uygulama) mevkiine konduğu vakit Türk milleti yükselecektir. (Atatürk)